‘mekke’ olarak etiketlenmiş yazılar
Cömertlik- 2
17 Mayıs 2008Çağ-Çağ Barajı (Nusaybin)
Ebul Hasan Medain (r.a.) i Buyuruyor :
Hasan, Hüseyin ve Abdullah bin Cafer (Ridvanıllahı aleyhim ecmain.) Hacca gittiler. Deveyi bir yere otlatmaya bıraktılar. Aç ve susuz oldukları halde ihtiyar bir kadının yanına gidip,
-“İçecek bir şeyin var mi ? “ dediler,
İhtiyar kadın;
-”Var.” dedi.
Bir koyun vardı, sağdı ve sütünü onlara verdi .
-”Yiyecek bir şeyin varmıdır?” dediler
İhtiyar kadın;
-”Yoktur, bu koyunu kesin yiyin.” dedi. Koyunu kestiler yediler .
Ve;
-“Biz Kureyşdeniz. Bu seferden dönünce yanımıza gel sana iyilik yapalım.” dediler. Ve gittiler.
Kadının Kocası eve dönünce kızdı ve
-“Koyunu tanımadığın insanlara verdin.” Dedi..
Bir Zaman geçti
İhtiyar kadın ve kocası Fakirlik yüzünden Medine’ye düştüler. Yiyecek bir şey satın almak için deve gübresi toplayıp sattılar.
Günleri böyle geçiyordu. Bir gün ihtiyar kadın bir mahalleye gitti. Hazreti Hasan (r.a.) evinin kapısı önünde duruyordu. Onu tanıdı.
Ve;
-“Ey nine beni tanıyor musun? “ buyurdu.
İhtiyar kadın;
-”Hayır.” dedi
-”Ben senin filan zamandeki misafirinim.” Buyurdu. Sonrada bin koyun ve bin altın vermelerini söyledi. Onu kendi kölesiyle Hazreti Hüseyin (r.a.) yanına gönderdi.
Hazreti Huseyin (r.a.)
-”Kardeşim sana ne verdi?” Buyurdu.
İhtiyar kadın;
-”Bin koyun ve bin altın verdi.” dedi.
Hazreti Hüseyin (r.a.) da o kadar vermelerini söyledi. Ve kölesiyle Abdullah Bin Cafer (r.a.) gönderdi.
Abdullah (r.a.);
-”Sana ne verdiler.” Dedi
İhtiyar kadın;
-”İki bin koyun ile iki bin altın.” dedi.
O da iki bin koyun ve iki bin altın verdi
-“Eğer önce bizim yanımıza gelseydin, onlara sıkıntı vermezdiniz.” Emr eti iki bin koyun ve iki bin altın verdiler.
Kadın bu nimetlerle kocasının yanına geldi…
Kab (r.a.) buyuruyor:
-”Her gün herkese iki Müvekel melek vardır, seslenir:
-”Ya Rabbi, malı korur gözetirse malını telef eyle, Hayra harcarsa karşılığını ver.” derler…
Ebu Hanıfe (r.a.) Buyuruyor :
-”Bahil adil bilmem ve şahidliğinı kabul etmem. Çünkü: Bahillik ona mani olur ve hakkından fazlasını alır.”
Yahya bin Zekeriye (a.s.) Şeytanı gördü:
-”Kime daha düşmansın, kimi daha çok seviyorsun?” dedi.
Şeytan (aleyhil’lanet);
-”Bahil olan zahidı de çok severim çünkü bütün canını dişine takarak çalışır, ve bahilliği, yaptıklarını yok eder. Cömert olan günahkari hiç sevmem. Çünkü: istediğini yer, istediği yere gider, ama korkarım ki cömertliği ona rahmet eder ve tövbe ede.”
Abdullah bin Cafer (r.a.) bir defe yolculıkta bir hurma bahçesine uğradı.
Bahçenin bekçisi siyahi bir köle idi. Köleye üç parça ekmek getirdiler. Bir köpek geldi, birini ona attı köpek onu yedi, öbürünü de attı onu de yedi, üçüncüsünü de attı, onu da yedi.
Abdullah bin Cafer (r.a.) buyurdu.
-”Senin ücrettin nedir” dedi.
Köle;
-”İşte bu gördüğün üç parça ekmek.” dedi.”
Abdullah bin Cafer (r.a.);
-”Niçin hepsini köpeye verdin?” Buyurdu.
Köle;
-”Burada köpek yok idi. Bu köpek uzak yerden gelmiş idi. Aç durmasını istemedim. Dedi.”
Abdullah bin Cafer (r.a.);
-”Sen bugün ne yiyeceksin? Buyurdu.
Köle;
-”Sabredeceğim, bir şey yemiyeceyim.”dedi.
Abdullah bin Cafer (r.a.);
-“Sübhanallah, aşırı cömerdim diye beni ayıpliyorlar, bu köle benden daha cömerttir.” Buyurdu.
Abdullah bin Cafer (r.a.) Bunun üzerine o köleyi satın aldı . O hurmalığı da satın aldı. O köleyi azad eyleyip hurmalığı ona bağışladı.
İmami Şafi’i (r.a.) Mekke ‘ye gitti, yanında on bin altın vardı. Mekke’nin dışında çadır kurdu. O altınları eteğine doldurup kendisine SELAM verene bir avuç altın verdi.Yatsı namazına kadar böyle yaptı. Eteğin de bir tane bile kalmamıştı…
Kimya-yı Saadet (İmam-i Ğazali)
Allah’u Teala Hazrertleri (c.c.) bizleri ve sizleri bahilkten koruyup, Cömert kullarından eylesin. AMİN…
Fuad Yusufoğlu
Ana baba hakkı
24 Haziran 2008Çağ-Çağ deresi (Bor)
Adamın biri, dedi ki;
-“Ey Allah (c.c.) Resulu (a.s.v.), ben Allah yolunda cihad yapmak istiyorum.”
Resülullah (a.s.v.) sordu;
-“Annen sağmıdır?”
Adam:
-“Evet.” dedi.
Resülullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu:
-“Annenin ayaklarına kapan (ona iyi bak) cennet oradadır.
(Taberani rivayet etmiştir.)
Biri Resülıllah (a.s.v.) a sordu;
-“Ey Allah (c.c.) Resülu (a.s.v.), Ana ve babanın evlad üzerindeki hakkı nedir?”
Resülullah (a.s.v.) :
-“Onlar senin cennet’in ve cehennem’indir.” buyurdu:
(İbnı Maceh rivayet etmiştir.)
Bir adam Resülullah (a.s.v.) a gelir ve der ki;
-“Ben büyük bir günah işledim.Tövbe edersem Allah (c.c.) beni bağışlarmı?”
Resülullah (a.s.v.) buyurdu:
-“Annen hayatta mı ?”
Adam:
-“Hayır.” dedi.
Resülullah (a.s.v.) buyurdu:
-“Teyzen varmı dır?”
Adam:
-“Evet vardır.” Dedi
Resülullah (a.s.v.):
-“Teyzene iyilik yap.” buyurdu. (İbni hibban ve Hakim rivayet etmişler…)
Biri sordu:
-“Ey Allah’ın Resülu, (a.s.v.); anam, babam öldükten sonra onlara iyilik yapacak bir şey var mıdır?”
Resülullah (a.s.v.) buyurdular:
-“Anne, babaya dua etmek, vaat edip yerine getiremedikleri şeyi öldüklerinden sonra yerine getirmek, ancak ana baba ile sağlanan akrabalık bağlarını koparmamak, onların dostlarına ikramda bulunmak.”
(Ebu Davud ve ibni Maceh rivayet ederler.)
Bir gün Hazreti Ömer (r.a.) ın oğlu Abdullah (r.a.) a Mekke yolunda bir köylü arap rastlar. Abdullah bin Ömer (r.a.) ona selam verir ve binmiş olduğu binite onu bindirir. Başındaki sarığı çıkarıp ona verir, yanında bulunan Malik bin Dinar (k.s.) der ki;
Biz Abdullah (r.a.) a dedik ki;
-“Alah (c.c.) sana iyilik versin. Onlar köylü araplardır. Az bir şeye razı olurlar.”
Bunun üzerine Abdullah bin Ömer (r.a.) şöyle der;
-“Bunun babası Ömer bin hatap (r.a.) (babamın) dostu idi. Ben Resülullah (a.s.v.) ın şöyle buyurduğunu işittim.”
-“Sila-i Rahim İyiliklerin en iyisi, evladın babasının dostunun ailesine iyilik yapmasıdır.”
(Müslim Rivayet etmiştir..)
İbni Hıbban Ebu bürde’den rivayet eder. der ki;
Medine’den gelmiştim. Abdullah bin Ömer (r.a.) bana geldi. Ve dedi ki;
-“Ben sana niçin geldim biliyormusun?”
Ben:
-“Hayır.” Dedim.
Abdullah (r.a.) dedi ki;
-“Ben Resülullah (a.s.v.) ın şöyle buyurduğunu işittim.
-“Kim Babasının kabrini ziyaret etmek isterse. Babası öldükten sonra babasının kardeşlerini ziyaret etsin.” Babam Ömer (r.a.) ile senin babanın arasında kardeşlik ve dostluk vardı. Bunun için seni ziyaret etmek istedim.”
Mükaşefatül kulub (İmam-i Ğazali)
Allah’a şükür etmem lazim gelir, Elhamdulıllah. Rahmetli babam vefat etmeden evvel bana şu dua’yı yapmıştı
-“Oğlum eline toprak alsan Alllah (c.c.) altına çevirsin.” Demişti. Amin…Allah (c.c.) gani gani rahmet eylesin. Amin…
Allah (c.c.) bizleri ve sizleri Anne baba haklarına Raiyet eden ve onların dualarına, rızalarına kavuşan kullarınden eylesin. Amin
Fuad Yusufoğlu
Dünya sevgisi- 3
28 Haziran 2008Girnavas Mevki-i (Nusaybin)
Ebu Said el – hudri (r.a.) rivayet ediyor: Resulüllah (a.s.v.) buyurdular:
-“Sizin için en çok korktuğum şey, Sizin için Allah (c.c.) ın yerden çıkardığı bereketlerdir.”
Eshab (r.a.) sordu:
-“Yerin bereketi nedir?”
Resulllah (a.s.v.):
-“Dünya zinetleridir.” Buyurdu.
Gene Resulüllah (a.s.v.) buyurdular ki:
-“Kalbinizi, dünyayı yad etmekle meşgül etmeyin.”
Resulüllah (a.s.v.) dünyayı elde etmek için çalışmak şöyle dursun, onu yad etmeği bile nehy etmiştir.
Ammar bin said (r.a.) der ki:
İsa Aleyhisselam havarileri ile beraber bir köye uğradı. Köy halkını sokaklarda ve kıyılarda ölü olarak gördü. Bunun üzerine havarilerine dedi ki:
-“Ey havariler, muhakkak bunlar, Allah (c.c.) ın gazabinden ölmüşlerdir. Eğer başka bir sebepten ölmüş olsaydılar bunlar defn olunurlardı.”
Havariler, İsa (a.s.) a şöyle dediler :
-“Ey Allah (c.c.) ın elçisi, bunların kıssalarını öğrenmeyi ne kadar isterdik.”
Bunun üzerine İsa (a.s.), Allah (c.c.) a bunların durumlarını bildirmesi için niyazda bulundu.
Allah (c.c.) İsa Aleyhisselam’a şöyle vahyeti:
-“Gece olduğu zaman onları çağır, sana cevab verirler.”
Gece olduğu vakit İsa (a.s.) yüksek bir yere çıkıp, onlara :
-“Ey köy halkı”diye çağıdı. Bir ses ona cevab vererek:
-“Buyur ey İsa “ dedi.
Bunun üzerine İsa (a.s.):
-“Halınız hikayeniz nedir?” diye sorunca:
Şöyle cevab verdi:
-“Biz akşam sıhhat ve afiyetle yattık, sabah olunca kendimizi cehennemde bulduk.”
İsa Aleyhisselam:
-“Bu nasıl oldu?” dedi.
Cevab veren ses:
-“Dünyayı sevmemiz ve Allah (c.c.) a ASİ Olanlara taat etmemiz sebep oldu.” Dedi.
İsa Aleyhisselam:
-“Siz dünyayı nasıl severdiniz? diye sorunca
Gelen ses:
-“Çocuğun annesini sevdiği gibi biz de dünyayı severdik.”dedi. Dünya bize güler, nimetlere gark olduğumuz zaman sevinirdik, bizden yüz çevirip mahrumiyete uğradığımız zaman da müteessir olur, onun için ağlardık.”
İsa Aleyhisselam:
-“Arkadaşlarına ne oluyor ki onlar bana cevap vermiyorlar?” diye sorunca,
Gelen ses:
-“Çünkü onlar çetin meleklerin elinde ateşten gemler ile gemlidirler.” diye cevab verdi.
Bu sefer İsa Aleyhisselam ona:
-“Peki sen onların arasından nasıl cevap verdin?” diye sordu.
Gelen ses cevap verdi:
-“Çünkü ben onların içinde bulunuyordum. Fakat günah işlemekle onlarla berabr değildim. Onlara azab gelince bana da isabet etti. Şimdi ben Cehennemin bir tarafında muallaktayım. Bu azaptan kurtulacağım mı? Yoksa cehennem’e atılacağım mi bilmiyorum?
Bunun üzerine İsa Aleyhisselam havarilere dönerek şöyle dedi:
-“Dünya ve ahiret afiyetiyle, tuzla arpa ekmeğini yemek, yamalı elbise giymek ve çöplükte yatmak büyük bir nimettir.”
Kalblerin Keşfi (İmam-i Ğazali)
Allah (c.c.) bizleri ve sizleri Dünyaya Önem vermeyen, Salih ameller işleyen, Sabrederek Hakkı tavsiye eden kullarından eylesin. AMİN…
Fuad Yusufoğlu
Hac- 11(Tavafın edebleri-2)
12 Kasım 2008çağ-çağ deresi (Bor-e Veysike)
Tavafın edebleri- 2
“Rükn-i Yemâni’ye” gelince;
-“Ya Rabbi! Küfürden, fakirlikten, kabir azabından hayatın ve ölümün fitnelerinden sana sığınıyorum. Dünyada ve ahrette zelil olmaktan sana sığınıyorum. Ya Rabbi. Dünya ve ahrette bize iyilik ver. Rahmetinle bizi kabir ve cehennem azabından koru.” Demelidir
Yedi defa dönmeye “Şavt” denir. (Tavaf esnasında Kâbe’nin etrafında bir kere dönmeye denir.)
Üç şavtta sevinçle, koşarcasına yürümelidir. Kâbe’nin yakını kalabalık ise sür’atli yürümesi için biraz daha açıktan gitmelidir. Diğer dört savt’ta yavaş yürümelidir.
Her dönüşte “Hacerü’l-Esved’i” öpmeli. “Rukn-i Ymâni’ye” elini kaldırmalıdır. Kalabalıktan bunları yapamazsa eliyle işaret etmelidir. Yedi şavt bitince Kâbe ile Hacerü’l-Esved arasında durup; karnını, göğsünü ve yüzünü sağ tarafından Kâbe’nin duvarına dokundurup iki, eli de başının altında olduğu halde duvara dayanmalıdır. Yahut da Kâbenin örtüsüne dokunlalıdır. Buraya “Mültezim” denir.
Dua’lar burada kabul edilir.
Burada iken;
-“YA RABBİ! EY KÂBE’NİN SAHİBİ, BOYNUMU CEHENNEM ATEŞİNDEN KORU. Bütün kötülüklerden beni uzak tut. Verdiğin rızka kanaat ihsan eyle, verdiğinde bereket ver.” Demelidir.
Sonra da Makaam’ın arkasına geçip iki rek’at namaz kılmalıdır. Buna tavaf’ın iki rek’atı denir. Tavaf bununla tamam olur. Birinci rekatta Elham ve kul ya eyyühe’l-kafirün… İkinci rek’ata Elham ve Kulhüvallahü… surelerini okumalı, namazdan sonra “Dua” etmelidir.
Şavt sayısı yedi olmayınca, yani yedi defa dönmeyince bir tavaf olmaz. Her yedi defa da bu iki rek’at namazı kılmalı, sonra “Hacerü’l-Esved’e yanaşıp öpmeli ve tavafı bununla bitirip “Sa’y” ile meşgül olmalıdır.
Kimyay-i saadet (İmam-i Ğazali)
Allah-u Teâlâ hazretleri (c.c.) bizlere ve sizlere tavafı tam erkaniyle yapan kullarından eylesin. Amin
Fuad Yusufoğlu
İmâm-i Buhâri (Radiyallah-u anh)
02 Aralık 2008Bor-e Beşire Mecido (Girnavas) Nusaybin
İmâm-i Buhâri (Radiyallah-u anh);
Hadis âlimlerinin en büyüğü Kur’an-i kerimden sonra Dünyanın en kıymetli kitabı olan “Buhâri-yi şerif” adı ile meşhür hadis kitabının yazan büyük İslam âlimidir.
İsmi, Muhammed bin İsmail bin İbrahim bin Mugire bin Berdizbeh el- Cu’fi el- Buhâri’dir.
Künyesi, Ebu Abdullah’dır. 194 (M. 810) senesinde şevval ayında, Cum’a günü öğleden sonra Buhara’da doğdu. 256 (M. 870) de Semerkant’de Ramazan bayramı gecesi 62 yaşında iken vefat etti. Kabri Semerkant’ın ‘Hertenk’ kasabasındadır.
Hadis ilminde yüksek derecede olup, üç yüz bin den fazla hadis-i şerif-i senetleriyle birlikte ezbere bilen bir âlim olduğu için ‘İmam’, Buharili olduğu için de, “Buhâri” denilmiş ve ; “İmam-i Buhâri” ismiyle meşhür olmuştur.
İmam-i Buhâri (r.a.), Allah-u Teâlâ’nın Salih kullarından idi. Zamanında, hadis ilminde kitab ve sünnetin ma’nalarını anlamada, zekâda, fıkıh bilgisinin çokluğunda, zühd ve vera’da, kuvvetli ictihadda ve istnbatta (hüküm çıkarmada) bir eşi yoktur.
İmâm-i Buhâri (r.a.), ilk tahsiline doğduğu yer olan Buhâra’da başladı. Babası da hadis ilminde âlim olup, dördüncü tabaka ravilerden idi.
O zaman Buhâra önemli ilim merkezlerden biri idi. İmâm-i Buhâri (r.a.) nin babası, henüz o küçük yaşta iken vefat ettiğinden yetim kaldı. Salih bir zat olan babasından çok miras kalmıştır.
Babasının vefati üzerine onu annesi yetiştirdi. Annesi, imâm-i Buhâri (r.a.) ile kardeşini yetiştirme konusunda oldukça titiz davrandı. Babalarından miras kalan serveti, onların tahsili ve terbiyesi için harcadı. Duâ’sı makbul Saliha bir hanım idi.
İmâm-i Buhari (r.a.), nin küçük yaşta gözleri bir hastalıktan dolayı görmez olmuştu. Annesi tedavi ettirmeye çalıştı ise de, oğlunun bu körlüğü devam etti. Çocuğunun gözlerinin görmesi için, uzun zaman duâ etti.
Bir gece Ru’yasında İbrahim Aleyhis selam ona;
-“Üzülme, Allah-u Teâlâ oğlunun gözlerini geri verecek.” Diye müjdeledi. Sabah olunca İmâm-i Buhari (r.a.) nin gözleri tekrar görmeye başladı.
İmâm-i Buhari (r.a.) küçük yaşta iken, Buhara’deki âlimlerden ilim öğrenmeye başladı. Kabiliyeti ve zekasının üstünlüğü ile dikkatı çekiyordu. Bu ilk tahsil yıllarında, hadis ilmini öğrenmeye karşı ilgi duymaya başlamıştı.
Kendisine hadis ilmini öğrenmeye nasıl başladığı sorulduğunda;
-“Bu ilmi öğrenmeye kâtibler arasında kâtiblik yaparak başladım. ON YAŞINA KADAR BÖYLE DEVAM ETTİM. Cevabını vermiştir.
İslam âlimleri ansiklopedisi
Allah-u Tâlâ hazretleri (c.c.) bizleri ve sizleri Hadis ilimlerini etfara yayan İmâm-i Buhâri radiyallah-u anh veli kulun yüzü suyu hürmetine günahlarımızı afv eylesin. Amin
Fuad Yusufoğlu
İmâm-i Buhâri (Radiyallah-u anh)-2
02 Aralık 2008Bor-e Beşire Mecido Girnavas Mevki-i (Nusaybin)
İmâm-i Buhâri (Radiyallah-u anh)-2
On yaşından itibaren hadis âlimlerinin derslerine devam etmeye başladı. Henüz on beş yaşına girmeden yetmiş bin Hadis-i şerif ezberlemişti. Bu garip hadiseyi duyanlar;
-“Hakikatten bu kadar hadis-i şerif-i ezberledinmi?” diye sorduklarında,
Onlara;
-“Evet!. Hatta yetmiş bin’den daha fazladır. Ayrıca bu hadislerin kim tarafından rivayet edildiğini, ravilerin doğum ve vefat tarihlerini de biliyorum.” Dedi.
Bu ilimde o kadar yükselmişti ki, hocaları ile karşılıklı ‘ilmi munazarlarda’ bulunurlardı. Nitekim hocası dahil ba’zı hadis rivayetindeki eksikliklerini onun yardımıyla tamamlamıştır.
Zekasının keskinliği ve hafizasının kuvvetli ile etrafındakilerin hayret ve takdirini kazandı.
On altı yaşına gelince Abdullah bin Mubarek (r.a.) ve Veki’ bin Cerrah (r.a.) ın yazdıkları hadis kitablarını ezberledi. Bu yaşta büyük din âlimlerinin yazılarını okuyup anlardı.
O zaman bilhassa hadis ilmini öğrenmek için meşhür hadis âlimlerinin bulunduğu ilim merkezlrine gitmek, ilim öğrenmek için önemli bir şart idi.
Bu sebeple İmâm-i Buhari (r.a.) de 16 yaşından itibaren, ilim öğrenmek için seyahatlara çıkmıştır. Pek çok ilim merkezine yaptığı seyahatleri, 40 yaşına kadar devam etmiştir.
Kendisinden şöyle nakledilmiştir;
-“On altı yaşında iken Abdullah ibni Mubarek (r.a.) in ve Veki’ bin Cerrah (r.a.) ın kitablarını ezberledim. Fıkıh ilminde müctehidlerin, rey ehlinin bildirdiklerini öğrendim.”
“Sonra Annem ve kardeşim Ahmed’le birlikte Hacca gittik. Hac farizasını yaptıktan sonra, annemle kardeşim Buhâra’ya döndü. Ben Mekke’de kalıp, hadis-i şerif toplamaya başladım.”
-”On sekiz yaşına girdiğimde, Sahabe ve tabi’ınin fetvalarını topladım. Bu arada Medine’ye gittim. Resûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ravda-i şerif-i başında geceleri ay ışığında; “Târih-ül kebir” kitabını yazdım.”
-”Bu kitabda yazdığım ve ismi geçen her zatın, bende bir kısası vardı. Kitabı uzatmamak için bunları yazmadım.”
İmam-i Buhâri (r.a.) Mekke’de bulunduğu sırada Abdullah bin Zübeyr el Hamidi (r.a.) den Şafi-i fıkhını öğrenmiştir. Ayrıca Tarih-i Kebirini yazarken istifade ettiği Sahâbe ve tabiînın rivayet ve fetvalarını da bu sırada öğrendi.
İmâm-i Buhari (r.a.) nin ilim için yaptığı seyahatleri 210 senesinde başlayıp, yıllarca sürmüştür.
İslam âlimleri ansiklopedisi
Allah-u Tâlâ hazretleri (c.c.) bizleri ve sizleri Hadis ilimlerini etfara yayan İmâm-i Buhâri radiyallah-u anh veli kulun yüzü suyu hürmetine günahlarımızı afv eylesin. Amin
Fuad Yusufoğlu
Ebû Zer Ğıfâri (Radiyallah-u anh);
11 Haziran 2009Navale Reş’ın sonu, iki suyun birleştiği yer (Nusaybin)
Ebû Zer Ğıfâri (Radiyallah-u anh);
Meşhur sahabi. İlk Müslüman olanlardandır. İsmi, Cündeb bin Cünade’dir. Müslüman olmadan önce Künyesi Ebû memle idi. Müslüman olunca Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve selem) O’na Ebû Zer künyesini verdi. Lakabı Mesih-ül İslâm’dır. Beni Ğifar kabilesinden olup, doğum tarihi bilinmemektedir. 32 (M. 652) senesinde Medine civarındaki ‘Rebeze’ denilen yerde vefat etti.
Ebû Zer Ğıfâri (r.a.), Mekke’nin ticaret yolu üzerinde yaşamakta olan Beni Ğıfar kabilesindendir. Bunlar Arabistan’da bulunan diğer kabileler gibi Cahiliye devrinin her çeşit kötülüğünü işliyor ve putlara tapıyorlardı. Ticaret kervanlarını çevirip, yağmacılık yapmalarıyla tanınmışlardı.
Ebû Zer Ğıfâri (r.a.) de çevresinin tesiriyle bir müddet kervan soygunlarına katılmıştı. Kavmi arasında atılganlığı ve cesareti ile şöhret bulmuş, gücü kuvveti ve yiğitliği ile o çevrede pek meşhur olmuştu.
Fakat o bütün bunlardan bir tad almıyor, zavallı insanların elleriyle yonttuğu putlara ilah diyerek tapmasına şaşırıyor, putlardan nefret ediyordu.
Nihayet bir gün her şeyin tek bir yaratıcısı olduğuna inanarak, yol kesme işinden vazgeçti.
İnanlardan uzak bir hayat yaşamaya ve Allah-u Teâlâ’nın rızasına kavuşmak için kendisine yol gösterecek bir rehber aramaya başladı. Üç sene böylece devam etti.
Ebû Zer Ğıfâri (r.a.) Hidayet’e adım adım yaklaşmakta iken, Muhammed (Aleyhis selam) a Allah-u Teâlâ tarafından Peygamberlik verilmişti.
Artık insanlar birer ikişer Müslüman olmakla şerefleniyor, İslâm’ın nuru âlemi aydınlatmaya başlıyordu. “İslâm’ın doğuş” haberi gün gittikçe çevrede yayılıyor, müşrikler ise engellemek için çareler arıyordu.
Nihayet bu haber Beni Ğıfâr kabilesinin yurduna da ulaştı. Mekke’den gelen biri Ebû Zer Ğıfâri (r.a.) nin “Lailahe illallah” dediğini işitince,
-“Mekke’de bir zat var, senin söylediğin gibi “Lailahe illallah” diyor ve Peygamber olduğunu bildiriyor.” Dedi.
Ebû Zer Ğıfâri (r.a.);
-“Hangi kabileden olduğunu sordu.”
Adam;
-“Kureyş’tendir.” Dedi.
Ebû Zer Ğıfâri (r.a.) bu haberi işitir işitmez kardeşi Üneys’i Mekke’ye gönderip bir haber getirmesini istedi.
Üneys, Mekke’ye gidip Peygamber Efendimiz (s.a.v.) in mübarek cemali, sohbeti ve ihsanları ile şereflendi. Hayran kaldı. Sonra tekrar memleketine döndü.
Devam Edecek…
İslam âlimleri ansiklopedisi
Allah-u Teâlâ hazretleri (c.c.) Bizleri ve sizleri Ebû Zer Ğıfâri (Radiyallah-u anhu) nun şefaatına nail eylesin. O’nun yüzü suyu hürmetine günahlarımızı afv eylesin. Amin
Fuad Yusufoğlu
Ebû Zer Ğıfâri (Radiyallah-u anh)- 2
11 Haziran 2009Navala reş ile Navala sipi (Nusaybin)
Ebû Zer Ğıfâri (Radiyallah-u anh)- 2
Üneys, Mekke’ye gidip Peygamber Efendimiz (s.a.v.) in mübarek cemali, sohbeti ve ihsanları ile şereflendi. Hayran kaldı. Sonra tekrar memleketine döndü.
Kardeşi Ebû Zer hazretleri (r.a.);
-“Ne haber geirdin?” diye sorunca
Karedeşi Üneys;
-“Efendimiz, Vllahi öyle yüce bir zatı gördüm ki, hep hayrı, iyiliği emr edip, kötülüklerden sakındırıyor.”dedi.
Ebû Zer Ğıfâri (r.a.);
-“Peki insanlar o’nun hakkında ne diyorlar?” dedi.
Zamanın meşhur şairlerinden olan kardeşi Üneys şöyle cevap verdi;
-“Şair, Kahin, Sihirbaz diyorlar. Fakat o’nun söyledikleri ne kahinlerin sözüne ne de Sihirbazların sözüne benzemiyor. O’nun söylediklerini şairlerin her çeşit şiirleriyle karşılaştırdım. Onlara hiç benzmiyor, hiç kimsenin sözüyle ölçülemez. Vallahı O zat hakkı bildiriyor, doğruyu söyliyor, O’na inanmayanlar yalancı ve sapıklık içindedirler.” Dedi.
Ebû Zer Ğıfâri (r.a.) kardeşinin getirdiği haber üzerine hemen Mekke’ye gitmeye ve Peygamberimiz (s.a.v.) i görüp Müslüman olmaya karar verdi. Eline bir deynek ve biraz da azık alarak büyük bir şevkle Mekke yoluna düştü.
Mekke’ye varınca halini kimseye anlatmadı.
Çünkü bu sırada müşrikler peygamberimiz (s.a.v.) e ve yeni Müslüman olanlara şiddetli düşmanlık yapıyorlar ve bu düşmanlıklarını safha safha ilerletiyorlardı. Bilhassa Müslüman olup da, kimsesiz ve garip olanlara işkence yapıyorlardı.
Ebû Zer Ğıfâri (r.a.) de Mekke’de kimseyi tanımıyordu. Garip ve yabancı idi. Bu bakımdan kimseye bir şey sormadan Kâ’be’nin yanına varıp oturmuştu. Peygamber Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) i görmek için bir işaret arıyordu.
Akşam üstü bir sokak köşesine çekildi. Hazret-i Ali (r.a.) Ebû Zer (r.a.) i gördüi Garip olduğunu anlayarak alıp evine götürdü. Halinden bir şey sormadığı gibi Hazret-i Ebû Zer (r.a.) de sırrını açmadı.
Sabah olunca tekrar Kâ’be’ye gitti. Akşama kadar dolaştığı halde hiçbir ip ucu elde edemedi. Eski oturduğu köşeye gelip oturdu.
Hazret-i Ali (r.a.), o gece yine oradan geçerken, Ebû Zer (r.a.) i görünce;
-“Bu biçare hâlâ evini öğrenememiş.” Diyerek tekrar evine götürdü.
O gece de orada kaldı.
Ebû Zer (r.a.) Sabahlayın yine Beytullah’a gitti, sonra oturduğu köşeye çekildi. Hazret-i Ali (r.a.) tekrar evine da’vet edip götürdü.
Nereden ve ne için geldiğini sordu.
Devam Edecek…
İslam âlimleri ansiklopedisi
Allah-u Teâlâ hazretleri (c.c.) Bizleri ve sizleri Ebû Zer Ğıfâri (Radiyallah-u anhu) nun şefaatına nail eylesin. O’nun yüzü suyu hürmetine günahlarımızı afv eylesin. Amin
Fuad Yusufoğlu




