Hazret-i Aliyyül Mürteza (Radiyallah-u anhu)- 8
Girnavas mevki-i (Nusaybin)
Hazret-i Aliyyül Mürteza (Radiyallah-u anhu)- 8
Birgün Eshâb-ı kirâm Resûlullah’dan (s.a.v.) Hz. Ali’yi çok sevmelerinin sebebini sordular. Server-i âlem: “Varın Ali’yi çağırın!” buyurdular. Eshâb-ı kirâmdan birisi Hz. Ali’yi çağırmaya gitti. Habîb-i Ekrem, Hz. Ali gelmeden Eshâbına: “Ey Eshâbım! Siz birisine iyilik etseniz, o size karşılık olarak kötülük yapsa ne yaparsınız?” buyurdular. Eshâb-ı kirâm: “Yine iyilik ederiz” dediler. Resûl-i Ekrem “O kimse yine size kötülük yaparsa ne yaparsınız?” buyurdular. Eshâb-ı kirâm: “Tekrar iyilik yaparız,” dediler. Resûl-i -Ekrem: “Tekrar size kötülükte bulunursa, ne yaparsınız?” buyurunca “Eshâb-ı kirâm başlanın aşağı indirdiler, bir cevâb veremediler.
Hz. Ali geldi. Resûl-i Ekrem, Hz. Ali’ye “Yâ Ali! Sen birisine iyilik etsen, o sana kötülük yapsa, sen ne yaparsın!” buyurdular. Hz. Ali: “İyilik yaparım” dedi.
Resûl-i Ekrem aynı soruyu yedi kere tekrarladı. Hz. Ali hepsinde: “Yine iyilik yaparım,” diye cevap verdi. Sonra ilâve ederek “O kimseye ben iyilik yaptıkça, o bana hep kötülükte bulunsa yine ben ona iyilik yaparım” dedi. Bunun üzerine Eshâb-ı kirâm: “Yâ Resûlallah! Hz. Ali’yi çok sevmenizin sebebini anladık, bu sevgiye lâyık olduğunu gördük” dediler ve Hz. Ali’ye duâ ettiler.
Resûlullah (s.a.v.) bir hadîs-i şerîfte: “Fakirlikle öğünürüm” buyurdu. Hz. Ali bu hadîs-i şerîfi Habîb-i Ekrem’den (s.a.v.) işitince dünyâya hiç kıymet vermedi. Çok fakir oldu. Meselâ bugün eline bin altın geçse, bir tanesi ertesi güne kalsın demez, hepsini fakirlere dağıtırdı. Resûl-i Ekrem, Hz. Ali’ye cömertlerin sultanı mânâsına, “Sultân-ül-Eshıyâ” buyurdular. Bir gün Hz. Ali, Hz.Fâtıma’ya: “Evde yiyecek bir şey var mı, çok acıktım” buyurdu. Hz. Fâtıma evde bir şey olmadığını, yalnız altı akçenin olduğunu söyleyerek (devamla): “Bu akçeler ile çarşıdan yiyecek al. Bir de Hasan, Hüseyin meyve istemişlerdi. Biraz da meyve alırsın” dedi. Hz. Ali altı akçeyi alıp çarşıya çıktı. Yolda giderken bir kimsenin, bir Müslümanın yakasına yapışmış, ya hakkımı ver veya yürü mahkemeye gidelim dediğini, yakasını bırakmadığını gördü. Borçlu adam, bana birkaç gün daha müsâade et, diyorsa da yakasına yapışan: “Hayır ben de sıkıntıdayım, bir saat bile bekleyerek hâlde değilim” diyordu. Hz. Ali bunların çekişmelerini görünce yanlarına vardı: “Münâkaşanız kaç para içindir?” buyurdu. “Altı akçedir” dediler. Hz. Ali: (Kendi kendine) “Müslümanı bu sıkıntıdan kurturayım, nasılsa Hz. Fâtıma’ya bir cevâb bulurum,” diye düşündü. Yanındaki altı akçeyi vererek, borçlu müslümanı sıkıntıdan kurtardı. Bir zaman Hz. Fâtıma’ya ne söyliyeyim diye düşünceye daldı. Sonunda nasıl olsa Hz. Fâtıma kadınların seyyidesi, Resûlullah’ın kızıdır, bir şey demez, diyerek eli boş eve döndü. Hz. Hasan ve Hüseyin kapıya koştular. Babalarının meyve getireceğini ümid ediyorlardı. Babalarının ellerini boş görünce ağlamaya başladılar. Hz. Fâtıma’ya: “Verdiğin altı akçe ile bir müslümanı hapisten kurtardım,” buyurdu. Hz. Fâtıma: “Çok iyi yaptın, elhamdülillah, bir müslümanı hapisten kurtarmışsın. Hak teâlâ bize kâfidir,” dedi. Fakat, mübârek hâtır-ı şerifleri biraz mahzun oldu. Hz. Ali üzüntüsünü sezip, iki oğlunun da ağladıklarını görünce gönlünde bir kırıklık hissetti. Bu elem ile dışarı çıktı. “Bari gidip Resûlullah’ın (s.a.v.) mübârek yüzünü göreyim de, bu üzüntüden kurtulayım” diye düşündü. Zira Resûlullah’ın (s.a.v.) mübârek yüzüne bakan kimsenin her üzüntüsü gittiği gibi, kalbinde sürür ve safa hâsıl olurdu. Bunun için Hz. Ali, Resûlullah’ın (s.a.v.) tesiri katı ve çabuk bir ilaç gibi olan mübârek ay aklarının tozuna yüz sürmeye gitti. Yolda bir kimse gördü. Elinde besili bir deve vardı. Hz. Ali’ye: “Ey yiğit! Bu deveyi satıyorum, alır mısın?” dedi. Hz. Ali “Şimdi param yoktur” dedi. O şahıs: “Sana veresiye veririm” dedi. Hz. Ali “Kaça veriyorsun?” buyurdu. O şahıs “Yüz akçeye veririm”, dedi. Hz. Ali “Kabul ettim,” dedi. O şahıs da “Peki ben de kabul ettim,” dedi. Deveyi, Hz. Ali’ye teslim etti. Hz. Ali deveyi almış, biraz gitmişti. Bir adama rastladı. Hz. Ali’ye: “Bu deveyi bana satar mısın?” dedi. Hz. Ali “Evet satarım” buyurdu. O kimse: “Üçyüz akçeye bana verir misin?” dedi. Hz. Ali: “Olur veririm,” dedi.
Deveyi o şahsa sattı. Üçyüz akçeyi peşin alınca doğru çarşıya gitti. Yiyecek ve meyveler aldı. Evine girince çocuklar sevindiler. Babalarının getirdiği yiyecek ve meyveleri yemeğe koyuldular. Fatimat-üz-Zeh-râ (r.anhâ) Hz. Ali’den bu yiyecekleri nereden aldığını sordu. Hz. Ali mes’eleyi anlattı. Yemeklerini yiyip Allahü teâlâ’ya hamd ü sena ettikten sonra Hz. Ali, Hz. Fâtıma’ya: “Ben, Resûl-i Ekrem’in sohbetine gidiyorum” diyerek evden çıktı. Yolda Resûl-i Ekrem’e, yanında Eshâb-ı kirâm oldukları hâlde, rastladı. Meğer Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Hz. Ali ve Fâtıma’yı görmeğe geliyorlarmış.
Resûlullah (s.a.v.) “Yâ Ali! Deveyi kimden alıp, kime sattın?” buyurdu. Hz. Ali “Allah ve Resûlü bilir,” dedi. Resûl-i Ekrem: “Yâ Ali! Sana deveyi satan Cebrâil aleyhisselâm, satın alan da, İsrâfil aleyhisselâm idi. Deve de Cennet develerinden idi” O müslümanı sıkıntıdan kurtardığın için Hah teâlâ dünyâda bire etti hasene (sevab) verdi. Âhirette vereceğinin hesabını ise kendisinden başka kimse bilmez” buyurdu.
İslam âlimleri ansiklopedisi
Allah-u Teâlâ hazretleri (c.c.) Bizleri ve sizleri Aliyyül Mürteza (Radiyallah-u anhu) nun şefaatına nail eylesin. O’nun yüzü suyu hürmetine günahlarımızı afv eylesin. Amin
Fuad Yusufoğlu
Etiketler: Aşere-i Mübeşşere, Ehl-i Beyt, Eshab-i kiram, Hayat-üs Sahabe, Hulefa-i Raşidîn, Menkıbeler

19 Mart 2012, 19:20 tarihinde.
[...] Kelbi (Radiyallah-u anhu)- 2 « Hazret-i Aliyyül Mürteza (Radiyallah-u anhu)- 6 Hazret-i Aliyyül Mürteza (Radiyallah-u anhu)- 8 [...]