‘Ehl-i Beyt’ olarak etiketlenmiş yazılar
Ca’fer-i Sadık (Radiyallah-u anh)- 7
23 Haziran 2008Çağ-Çağ barajı (Sonbahar mevsimi) Nusaybin
Ca’fer-i Sadık (Radiyallah-u anh)- 7
Sapık, hemen söz alıp:
- Yâ Ca’fer, bunlar, Kur’ân-ı kerîmde var mı?
- Zümer sûresi, altmışdokuzuncu âyetinde “Peygamber ve bunların şâhidleri, hesap için getirilir” buyuruldu. (Yahut şehîdleri getirilir.) denildi.
- Yâ Ca’fer, şimdiye kadar, üç halifeyi sevmiyordum. Şimdi buna pişman oldum. Tövbe edersemkabul olumu?
- Çabuk tövbe et. Bu tövbe, se’âdetine alâmettir. Bu hâl ile âhırete gitseydin, dînin boşa giderdi.
İmâm-ı Ca’fer-i Sâdık, hadîs ilmînde sika (güvenilir) bir râvî olup ve kendisinden pek çok hadîs-i şerîf rivâyet edilmiştir. Bu hadîs-i şerîfleri, babasından, o da kendi babasından ve annesinden, Ata bin Ebî Rebâh’dan ve Zührî gibi birçok râvîden alıp öğrenmiş ve kendisinden de Süfyân-ı Sevrî, Süfyân bin Uyeyne, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, Mâlik bin Enes, Ebû Eyyûb-i Sahtiyanî gibi zâtlar hadîs-i şerîf bildirmişlerdir. Hadîs-i şerîfler, Sahîh-i Buhârî’nin dışında kalan Kütüb-i sitte’nin hepsinde yer alır. Hadîs ilminde, İmâm-ı Şâfiî ve Yahyâ bin Muîn, O’nun sika (güvenilir) olduğunu bildirmişlerdir, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, O’nun hakkında, “O’ndan daha fakîh (fıkıh ilmini bilen) kimse görmedim” buyurdu. Ebû Hâtem de, onun sika bir râvî olduğunu söylüyor. Sâlih bin Ebil-Esved, İmâm-ı Ca’fer’in “Beni kaybetmeden önce, her ilimden sorunuz. Benden sonra, size, benim gibi söyleyen birisini bulamazsınız” buyurduğunu haber verdi. Her ilimde üstâd, her ma’rifette mahirdi. Doğruluğu ve sadâkati o kadar çoktu ki, bundan dolayı kendisine “Sâdık” lakabı verildi.
İslam âlimleri ansiklopedisi
Allah-u Teâlâ hazretleri (c.c.) Bizleri ve sizleri Ca’fer-i Sadık hazretleri (Radiyallah-u anh) hurmetine günahlarımızı afv eylesin. Amin
Fuad Yusufoğlu
Ca’fer-i Sadık (Radiyallah-u anh)- 8
23 Haziran 2008Girnavas (Cin tepesi) Nusaybin
Ca’fer-i Sadık (Radiyallah-u anh)- 8
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” nurlu yolunu, hiç değiştirmeden, apaçık ve tam doğru o-larak bugüne kadar ulaştırmada, Ehl-i sünnet âlimlerinin hizmeti çok büyüktür. Bu büyük hizmet için, aralarında vazife taksimi yapan bu âlimlerden îmân, inanç bilgilerini anlatıp öğretenlere “Mütekellimin” denildi. İbâdetlerin ve işlerin nasıl olacağı, harâm ve helâli, farzı, vacibi öğreten âlimlere de “Fukahâ” dendi. Kalb ile yapılacak ve sakınılacak şeyleri öğreten ilme “Tasavvuf” ve bu ilmin âlimlerine de “Mutasavvifîn”, denildi, işte İmâm-ı Ca’fer hazretleri, bu üçüncü ilmi anlattı, öğretti. Kelâm ve fıkıh âlimlerinin uğraştığı sahada ayrıca kitap yazmadı. Yoksa bu bilgilerde de, bütün âlimlerin ve evliyânın üstadı idi.
Bu büyük imâmın hayatı, hâli, ibret dolu menkıbeleri o kadar çoktur ki, anlatmak ve yazmakla bitirilemez. Okuyanların, işitenlerin gönüllerinde bu büyük velîye karşı, çok az da olsa sevgiye, muhabbete vesîle olması için menkıbelerinden ve hikmetli sözlerinden seçerek ba’zılarını yazıyoruz:
Bir gün devrin meşhûr âlim ve zâhidlerinden Dâvûd-i Tâî, Ca’fer-i Sâdık’ın (r.a.) yanına gelmişti. O’na dedi ki: – Ey Peygamberin “aleyhisselâm” torunu! Bana bir nasîhat ver. Çünkü kalbim karardı. O da buyurdu ki:
“Ey Dâvûd! Sen, zamanımızın en zahidi, Allahtan en çok korkanısın. Benim nasîhatime ne ihtiyâcın var?”
“Ey Resûlullahın torunu. Sizin bütün yaratılmışlara üstünlüğünüz var. O büyük Peygamberin kanı damarlarınızda dolaşmaktadır. Onun için herkese nasîhat vermeniz, üzerinize vâcibtir, borçtur.”
“Ey Dâvûd! Ben kıyâmet günü gelince, ceddim olan Muhammed “aleyhisselâmın” elimden yakalayıp: “Niçin bana hakkıyle uymadın?” demesinden korkuyorum. Bu işler, nesep (soy) işi değil, ibâdet ve amel İşidir. Dâvûd-i Tâî bu sözleri duyunca ağlamaya başladı ve dedi ki: “Yâ Rabbi! Onun varlığı Peygamberlik; soyundan meydana gelmiştir. Sözleri yaşayışı herkese senettir, delildir. Dedesi Resûl) aleyhisselâm, annesi Betûl (Hz. Fâtıma evlâdından) olduğu halde, böyle düşünürse, Dâvûd da kim oluyor ki, yaptıklarının bir Kıymeti olsun!” Hz. İmâm mütevazı ya’nî çok alçak gönüllü idi. Kimseyi incitmezdi. Her mü’mini kendisinden daha kıymetli bilirdi. Bir gün kölelerini çağırdı. Onlara dedi ki: “Geliniz, sizinle sözleşelim. Kıyâmet günü içinizden hanginiz kurtulursa, onun diğerlerine şefâatçi olması için birbirimize söz verelim!” “Ey Allahü teâlânın Resûlünün evlâdı! Sizin bizim şefâatimize ihtiyâcınız yoktur. Dedeniz Muhammed aleyhisselâm, re bütün insanların ve cinlerin şefâatçisidir.” “Ben bu amellerimle, işlerimle yarın kıyâmet gününde ceddimin yüzüne bakmaya utanırım” buyurdu.
İmâm-ı Ca’fer hazretleri bir müddet halvet (yalnızlık) hâlinde kalmış, evinden re- İnsanlar arasına çıkmamıştı. Evliyânının büyüklerinden Süfyân-ı Sevrî evine gelip: “Ey Resûlullahın torunu! İnsanlar bereketli nefesinizden, faydalı sohbetinizden ak mahrum kaldı. Niçin uzlete çekildiniz?” deyince buyurdu ki: “Şimdi böyle gerekiyor. (Zaman bozuldu ve dostlar değişti). Sözümüzün hakikati meydana çıktı.” ve şu iki beyti okudu:
İslam âlimleri ansiklopedisi
Allah-u Teâlâ hazretleri (c.c.) Bizleri ve sizleri Ca’fer-i Sadık hazretleri (Radiyallah-u anh) hurmetine günahlarımızı afv eylesin. Amin
Fuad Yusufoğlu
Ca’fer-i Sadık (Radiyallah-u anh)- 9
23 Haziran 2008Girnavas (Cintepesi) Mevki-i Nusaybin
Ca’fer-i Sadık (Radiyallah-u anh)- 9
Geçen gün gibi geçip gitti, vefâ da, İnsanların kimi hayâl, kimi ümitpeşinde.
Dostluk, vefâ görünüşte kaldı aralarında, Fakat kalbleri akreplerle dolu gerçekte.
Zamanın hükümdarı bir gece vezirine dedi ki: “Hemen git, İmâm-ı Ca’fer’i buraya getir. Onu hemen öldürmek istiyorum.”
Vezir: “Evinde oturmuş, gece-gündüz ibâdetle meşgul olan, devlet işlerine karışmayan bu kimseyi öldürmekten vazgeç!” – Vezir, hükümdarı bundan vazgeçirmek için epey dil döktü. Fakat ikna edemedi. Mecburen gidip çağırdı. Vezir çağırmaya gidince hükümdar cellâtlara emir verdi.
“İmâm-ı Ca’fer içeri girince, ben başımdan külahımı çıkardığım zaman hemen başını vuracaksınız!”
Bir müddet sonra, İmâm-ı Ca’fer-i Sâdık hazretleri içeri girdi. Hükümdar bunu görünce, derhal a-yağa kalktı. Büyük bir tevazu ile O’nu karşıladı. Koltuğuna oturttu. Kendisi edeble karşısına diz çöküp oturdu.”Efendim, benden bir emriniz, isteğiniz olursa hemen emredin, yapayım” dedi.
Hz. İmâm buyurdu ki: “Senden bir ricam yok. Beni bir daha yanına çağırma! Rabbime ibâdetten beni alıkoyma, başka bir şey istemem.”
Gitmek üzere ayağa kalktı. Hükümdar, izzet ve ikrâmla onu uğurladı. Hz. İmâm gittikten sonra vücûdunda bir titreme oldu, bayılıp düştü. Kendine gelince, veziri sordu: “Bu ne hâldir. Hani o zâtı öldürte-cektiniz?”
Hükümdar cevap verdi: “Hz. İmâm içeri girince, yanında büyük bir arslan gördüm. Lisân-ı hâl ile bana.”Onu incitirsen seni parça parça ederim” diyordu. Bunu görünce ne yapacağımı şaşırdım.
Süfyân-ı Sevrî hazretleri, bir gün Ca’fer-i Sâdık’ın evine gitmişti. Huzuruna girip görüşmek için izin istedi. Kendisine izin verdi. Yanına geldiği zaman O’na dedi ki: “Ey Süfyân! Sen, zaman zaman sultan ile görüşüyorsun. O seni arıyor, sen de ona gidiyorsun. Ben ise, mümkün mertebe sultandan uzak duruyorum. Zamanın hâli bunu icâb ettiriyor. Yanımdan hemen çık, git”
“Bana bir hadîs-i şerîf nakletmedikçe buradan ayrılmayacağım, ey İmâm! Senden nasîhat alacak bir hadîs-i şerîf işitip gideyim.”
“Çok sözün sana faydası yoktur. Ben babamdan, o da babasından, dedem de babasından rivâyet ederek Resûlullahdan (s.a.v.) bildirilen üç şeyi anlattı:
İslam âlimleri ansiklopedisi
Allah-u Teâlâ hazretleri (c.c.) Bizleri ve sizleri Ca’fer-i Sadık hazretleri (Radiyallah-u anh) hurmetine günahlarımızı afv eylesin. Amin
Fuad Yusufoğlu
Ca’fer-i Sadık (Radiyallah-u anh)- 10
23 Haziran 2008Çağ-Çağ barajı (Sonbahar manzarsı) Nusaybin
Ca’fer-i Sadık (Radiyallah-u anh)- 10
Allahü teâlânın ni’metine kavuşan ve bu nimetin devamlı olmasını isteyen kimse, Allaha hamd ve şükrünü çoğaltsın! Zira Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde İbrâhîm sûresi onuncu âyetinde, “Ni’metlerimin kıymetini bilir, emrettiğim gibi kullanırsanız, onları arttırırım. Kıymetini bilmez, bunları beğenmezseniz, elinizden alır, şiddetli azâb ederim” buyurdu.
Bir kimse, rızkı azaldığı zaman çok tövbe ve istiğfâr etsin! Zîrâ Allahü teâlâ Nuh sûresinde tövbe ve istiğfâr edenlerin, günâhlarını bağışlayacağını ve rızıklarını arttıracağını va’dediyor.
Bir kimse sultandan veya herhangi şeyden bir sıkıntı görürse ve bir belâya duçar olursa “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah-il-aliyyil-azîm” desin.
Bunun üzerine Süfyân-ı Sevrî, İmâm-ı Ca’fer’in elini tuttu ve O’na dedi ki: “hepsi bu üçü müdür?”
“Bunları iyi anla! Allahü teâlâya yemin ederek söylüyorum ki, bunları yaparsan çok ihsanlara, iyiliklere kavuşursun.”
Bir gün Ca’fer-i Sâdık’a sordular “Allahü teâlâ, faizi niçin harâm kılmıştır?” Buyurdu ki: “İnsanların birbirine iyilik yapmaları, ihsanda bulunmaları için, Allahü teâlâ onu harâm etti. Faiz harâm olmasaydı, birbirine karşılıksız iyilik yapan kalmazdı. Yapılan her iyiliğin karşılığı olarak dünyâda menfaat bekleyen çok olurdu.”
İmâm-ı Ca’fer-i Sâdık hazretleri duâsı makbul olanlardandı. Allahü teâlâdan birşey istediğinde daha sözü bitmeden isteği verilirdi. Bir gün yalnız başına yolda gidiyordu. Kendisini sevenlerden biri de arkasından yürüyordu. Bir ara Ca’fer-i Sâdık hazretleri “Yâ Rabbi! elbisem yoktur, bana elbise gönder” buyurdu. Aniden bir paket içinde elbise geldi. Arkadan takip eden zât evlerine kadar geldi. Hz. İmâma (Yâ efendim siz duâ ederken ben de âmin dedim. Eski elbiselerinizi bana verin) dedi. Bu söz Hz. İmâmın hoşuna gitti ve elbiselerini ona verdi.
İslam âlimleri ansiklopedisi
Allah-u Teâlâ hazretleri (c.c.) Bizleri ve sizleri Ca’fer-i Sadık hazretleri (Radiyallah-u anh) hurmetine günahlarımızı afv eylesin. Amin
Fuad Yusufoğlu
Ca’fer-i Sadık (Radiyallah-u anh)- 11
23 Haziran 2008Çağ-Çağ barajı (Sonbahar manzarası) Nusaybin
Ca’fer-i Sadık (Radiyallah-u anh)- 11
Bir şahıs, İmâm-ı Ca’fer hazretlerinden, Allahü teâlânın kendisine çok mal verip, çok hac yapması için duâ buyurmasını istedi. “Yâ Rabbi’ Buna elli hac yapacak kadar mal ver! diye duâ etti. O şahıs elli hac yaptı. Ellibirinci hac için Cühfe denilen yerde gusül edecekti. Sel geldi ve orada vefât etti.
Hakem bin Abbâs-ı Kelbî buyuruyor ki; “Benim Zeyd isminde bir amcam var idi. O Ca’fer-i Sâdık hazretlerine çok itirazda bulunurdu. Bir gün bir hurma mevzusu açıldı. O anda çok itirazda bulundu ve dedi ki; Ca’fer-i Sâdık nerede, böyle işler nerede?.
Ca’fer-i Sâdık’ın bu işden haberi oldu ve şöyle buyurdu: “Yâ Zeyd-i Kelbî, eğer böyle bir şey varsa, Allahü teâlâ sana, kelb büyüklüğünde bir hayvan musallat etsin ki o hayvan seni helâk etsin.”
Birgün Zeyd bir yere giderken, yolda köpek büyüklüğünde bir arslan saldırdı ve onu öldürüp ciğerlerini söktü. Bu olaydan sonra kimse Ca’fer-i Sâdık’a itirazda bulunmadı.
İmâm-ı Ca’fer-i Sâdık hazretleri, Ehl-i beyt’in en büyüklerindendir. Nurlu kalbine akıp gelen ilmin ve feyzin çokluğu akıl ve dil ile anlatılamaz. İnce ma’rifetleri bildiren sözleri, nükte ve latifeleri çok meşhûrdur. Sayılamayacak kadar hikmetli sözleri vardır.
Buyurdular ki: “Beş kimsenin sohbetinden, ya’nî beş kimse ile beraber bulunmaktan sakın: Birincisi, yalan söyleyenden sakın. Çünkü ona dâima aldanırsın. Çünkü sana iyilik yapayım derken, kötülük yapar. İkincisi, cimriden sakın. Üçüncüsü, ahmaktan ya’nî aklı az olandan sakın. Çünkü en çok işine yarıyacağı zaman, seni bırakır. Dördüncüsü, kötü kalbli kimseden sakın. Çünkü işi bozulunca (düşünce) seni harcar. Beşincisi fâsıktan ya’nî günâh işlemekten utanmayan kimseden sakın! Çünkü, seni bir lokma ekmeğe satar.”
“Bir mü’min kardeşine ait hoş olmayan bir iş duyarsan, birden yetmişe kadar özür kapısını araştır. Bulamazsan belki benim anlamadığım bir özür kapısı vardır de ve kapa.”
“Müslüman kardeşinizden ma’nâsını anlamadığınız bir söz duyarsanız, iyiye yorunuz. Daha iyisi kabil olmayacak kadar iyiye yorumlayınız. Anlayamamaktan dolayı kendinizi ayıplayın.”
“Bir hatâ işlediğiniz zaman istiğfâr edin, hatâda ısrar helâk olmaya sebeptir. Bir kimse geçim darlığı çekiyorsa istiğfâra devam etsin.”
Allahü teâlâ, dünyâya emretti ki: “Ey dünyâ, bana hizmet edene, sen de hizmetçi ol! Senin peşinden koşana da zahmet, sıkıntı ver!”
İslam âlimleri ansiklopedisi
Allah-u Teâlâ hazretleri (c.c.) Bizleri ve sizleri Ca’fer-i Sadık hazretleri (Radiyallah-u anh) hurmetine günahlarımızı afv eylesin. Amin
Fuad Yusufoğlu
Ca’fer-i Sadık (Radiyallah-u anh)- 12
23 Haziran 2008Çağ-Çağ barajı (Sonbahar manzarası) Nusaybin
Ca’fer-i Sadık (Radiyallah-u anh)- 12
“Bu dört şeyi, her şerefli kimsenin yapması gerekir. Yapmaması ona yakışmaz:
1. Bulunduğu meclise babası gelirse ayağa kalkmak,
2. Misafire hizmet etmek.
3. Yüz tane hizmetçisi olsa, muhtaç olmadığı zaman bineğine yardım istemeden binmek.
4. İlim öğrendiği hocasına hizmet etmek.
“Bir kimse, sevdiği bir malının elinde devamlı kalmasını isterse, ona baktıkça, “Mâşâallah, la havle velâkuvvete illâ billah (ya’nî, Allah’ın dilediği olur, kuvvet O’nundur) desin!”
“Malı ve evlâdı çok olmasını isteyen, nebatı (sebze) yemek çok yesin!”
“Din âlimleri (Fakîhler), sultanların, devlet adamlarının kapısına gidip, onlara yaltaklanmadıkça Peygamberlerin vekilleridir.”
“Namaz, her takva sahibi için yakınlıktır. Hac, her güçsüzün cihâdıdır. Bedenin zekâtı oruçtur. Amel (ibâdet, hayırlı iş) yapmadan karşılık bekleyen, yaysız ok atana benzer.”
“Sadaka vererek rızkınızı çoğaltınız. Zekât vererek mallarınızı koruyunuz, iktisat eden, tasarrufa riâyet eden aldanmaz. Tedbirli, düzenli yaşamak, geçimin yarısıdır, insanlarla iyi geçinmek, aklın yarısıdır.”
“Ana-babasını üzen, onlara isyan etmiş olur. Musibet zamanında dizini döven, sevabından mahrum olur. Allahü teâlâ sabrı, musîbet miktarınca indirir.”
“Takvadan (Allahü teâlâdan korkup harâmlardan sakınmaktan) daha üstün azık yoktur. Susmaktan güzel şey yoktur. Bilgisizlikten zararlı düşman yoktur. Yalandan büyük hastalık yoktur.”
“İyilik üç şeyle tamam olur.
1. O iyiliği yapmakta acele etmek.
2. Yaptığı iyiliği gözünde büyütmemek, dâima küçük görmek.
3. İyiliği yaparken, gizlice yapmak.
Günâhlara tövbe etmeyi geciktirmek, Allahü teâlâya karşı mağrur olmak, kibirli olmaktır.” “Uzun emel sahibi olmak ve her şeyi sonraya bırakmak perişanlık ve düşüncesizliktir.”
İslam âlimleri ansiklopedisi
Allah-u Teâlâ hazretleri (c.c.) Bizleri ve sizleri Ca’fer-i Sadık hazretleri (Radiyallah-u anh) hurmetine günahlarımızı afv eylesin. Amin
Fuad Yusufoğlu
Ca’fer-i Sadık (Radiyallah-u anh)- 13
23 Haziran 2008Çağ-çağ Barajı (Sonbahar manzarası) Nusaybin
Ca’fer-i Sadık (Radiyallah-u anh)- 13
“Allahü teâlânın yarattığı işlere karışmak, felâketine sebep olur. Meselâ, Allah bana mal verseydi, hacca giderdim. Sıhhat verseydi ibâdet ederdim… gibi sözler söylemek, kişinin helakidir.”
“Dört şey vardır ki, onların azı da çoktur 1- Ateş, 2- Düşmanlık, 3- Fakîrlik, 4-Hastalık.”
“Kız evlâtlar, ana-babası için hayır ve hasenattırlar. Oğlanlar ise, ni’mettirler. Hasenat sahibi olanlar sevab kazanır. Ni’metlerden ise hesaba çekilir, suâl sorulur.”
“Bir kimse, kusur, günah işlediği zaman utanmıyorsa, yaşlandığı zaman pişmanlık duyup kötü işlerinden vazgeçmezse ve tehna bir yerde olduğu zaman Allahü teâlâdan korkmazsa, onda hayır yoktur.”
“Üç şey vardır ki, müslümanları çok azîz, şerefli eder:
1. Kendisine zulüm edeni affetmek.
2. Kendisine bir şey vermeyene iyilikte bulunmak.
3. Kendisini aramayanları, arayıp hâllerini sormak.”
Ca’fer-i Sâdık hazretlerinin, oğlu Mûsâ Kâzım için olan nasîhati pek meşhûrdur. Oğluna buyurdu ki:
“Ey oğlum, kendi rızkına râzı ol! Kendi rızkına râzı olan, kimseye muhtaç olmaz. Gözü başkasının malında olan, fakîr olarak ölür. Allahü teâlânın taksim ettiği rızka râzı olmayan, O’nu kaza ve kaderinde, dilediğini yaratmakta töhmet altında tutmuştur. Kendi kusurlarını küçük gören, başkasınınkilerini büyütmüş olur. Her zaman kendi kusurlarını büyük gör. Başkasının gizli bir şeyini açığa vuranın, evindeki gizli şeyler herkesçe bilinir. Kardeşi için kuyu kazan, o kuyuya kendisi düşer. Ahmaklar arasında bulunan horlanır, âlimler arasında bulunan hürmet görür.
İslam âlimleri ansiklopedisi
Allah-u Teâlâ hazretleri (c.c.) Bizleri ve sizleri Ca’fer-i Sadık hazretleri (Radiyallah-u anh) hurmetine günahlarımızı afv eylesin. Amin
Fuad Yusufoğlu
Ca’fer-i Sadık (Radiyallah-u anh)- 14
23 Haziran 2008Çağ-çağ barajı (sonbahar manzarası) Nusaybin
Ca’fer-i Sadık (Radiyallah-u anh)- 14
- Ey oğlum, insanlara kızmaktan çok sakın, yoksa sâna da kızarlar. Boş iş ve söze karışmaktansakın, sonra aşağılanırsın.
- Ey oğlum, lehinde veya aleyhinde de olsa, hakkı, doğruyu söyle! Böyle yaparsan herkes seninleistişare eder (danışır, fikrini alır).
- Ey oğlum, arkadaşlık yaptığın, ziyâretine gittiğin kimse, iyi ahlâk sahibi olsun, kötü ahlâkı olanlarla arkadaşlık etme, onlarla görüşme! Çünkü onlar, suyu olmayan çöl, dalları yeşermiyen ağaç, ot bitmeyen topraktırlar.
Ey oğlum, Allahü teâlânın kitabını okuyucu, iyilikleri emredici, kötülüğü nehy edici, sana gelmeyene sen gidici, seninle konuşmayanla konuşucu ol! İsteyene ver. Gıybetten, koğuculuktan sakın. Çünkü söz taşımak, insanların kalbinde düşmanlığı arttırır. İnsanların ayıplarını görme, insanların ayıplarını gören, onların hedefi olur.”
İmâm-ı Ca’fer-i Sâdık hazretlerinin, rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden ba’zıları şunlardır: Peygamber efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki:
“Allahü teâlânın ni’metlerine kavuşan, bu ni’mete hamd ve şükür etsin! Rızkı azalan kimse, çok tövbe istiğfâr yapsın. Sıkıntıya düşen, bir musîbete yakalanan kimse de, “Lâ havle velâ kuvvete illa billâh” desin.”
“Allahü teâlânın hidâyete kavuşturduğunu kimse saptıramaz. Allahü teâlânın hidâyet vermediğini, kimse hidâyete erdiremez. Sözlerin en iyisi, Allahü teâlânın kitabıdır. Yolların en iyisi, Muhammed aleyhisselâmın gösterdiği yoldur. İşlerin en kötüsü, bu yolda yapılan değişikliklerdir. Bid’atlerin hepsi, dalâlettir, sapıklıktır.”
İslam âlimleri ansiklopedisi
Allah-u Teâlâ hazretleri (c.c.) Bizleri ve sizleri Ca’fer-i Sadık hazretleri (Radiyallah-u anh) hurmetine günahlarımızı afv eylesin. Amin
Fuad Yusufoğlu
Ca’fer-i Sadık (Radiyallah-u anh)- 15
23 Haziran 2008çağ-çağ barajı (Sonbahar manzarası) Nusaybin
Ca’fer-i Sadık (Radiyallah-u anh)- 15
“İlim hazînedir. Anahtarı, sorup öğrenmektir. İlmi isteyiniz ki, Allahü teâlâ size merhamet etsin. İlim öğrenmekte dört kişiye sevab vardır. Talebeye, hocaya, dinleyenlere ve onlara icâbet edenlere.”
Rivâyet ettiği hadîs-i kudsî’de: “Lâ ilâhe illallah kal’amdır. Bunu okuyan, kal’aya girmiş olur. Kal’ama giren de, azabımdan kurtulur” buyuruldu.
İmâm-ı Ahmed bin Hanbel hazretleri (Müsned’inde) buyuruyor ki: Cebrâil’in (a.s.) Allahü teâlâdan naklen, Peygamber efendimize “Lâ ilâhe illallah hısnî, men kâlehâ, dehale hısnî ve men dehale hısnî, emine min azâbî” şeklindeki duâyı her kim rivâyet edenlerin isimleriyle, inanarak ihlâsla bir deliye veya hastaya okursa şifâ bulur.
KAYNAKLAR
1) Hilyet-ül-evliyâ, cild-3, sh-192
2) Tezkiret-ül-huffâz, cild-1, sh-166
3) Kâmûs-ul-a’lâm, cild-3, sh-820
4) Tabakât-ı İbn-i Sa’d, cild-5, sh-187
5) Vefeyât-ül-a’yân, cild-1, sh-327
6) Şezerât-üz-Zeheb, cild-1, sh-220
7) Mu’cem-ül-müellifîn, cild-3, sh-145
8) Sıfat-üs-safve, cild-2, sh-94
9) Miftâh-us-se’âde, cild-1, sh-15, 343, cild-2, sh 39, 202, 538, 549, cild-3, sh-94, 138, 140, 154, 300
10) El-A’lâm, cild-2, sh-126
11) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye, sh-994
12) Fâideli Bilgiler, sh-42, 72, 156
13) Eshâb-ı Kirâm, sh-111, 114,319
14) Şevâhid-un-nübüvve, cüz 7, sh-11
2 cild sh;145-153
İslam âlimleri ansiklopedisi
Allah-u Teâlâ hazretleri (c.c.) Bizleri ve sizleri Ca’fer-i Sadık hazretleri (Radiyallah-u anh) hurmetine günahlarımızı afv eylesin. Amin
Fuad Yusufoğlu
Hazret-i Aliyyül Mürteza (Radiyallah-u anhu)
24 Mart 2009
Bor-e Beşire Mecido (Girnavas mevki)
Hazret-i Aliyyül Mürteza (Radiyallah-u anhu)
Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden. Peygamberimizin (s.a.v.) damadı ve dördüncü halîfesidir. Peygamberimizin (s.a.v.) amcası Ebû Tâlib’in oğludur. Künyesi Eb’ül-Hüseyin’dir. Bir künyesi de Peygamberimizin (s.a.v.) iltifat buyurarak söylediği “Ebû Türâb”dır. Hiç puta tapmadan müslüman olduğu için “Kerremallahü vecheh”, kahramanlığı ve çok cesur olmasından dolayı “Kerrâr” “Esedullah-il gâlib” lâkabları verilmiştir. Ayrıca takdir-i ilâhiyyeye gösterdiği tam rızadan dolayı da “Mürteza” denilmiştir. Hz. Ali, Hicret’ten yirmiüç sene önce (m. 579) senesinde Mekke’de doğdu. 40 (m. 660)’da şehîd edildi. Hz. Ali Cennetle müjdelenen on sahâbîden dördüncüsü ve Ehl-i beytin birincisidir.
Hz. Ali’nin babası Ebû Tâlib’in, geliri az, ailesi kalabalıktı. O sıralarda Mekke’de bir kıtlık hüküm sürdüğünden Peygamber efendimiz (a.a.v.), amcası Abbas’a (r.a.): “Ey amca, kardeşinin çoluk çocuğu çok olmakla masrafı da çoktur. Buna mukabil geliri azdır. Ona yardımcı olmak lâzımdır. Aile geçimindeki yükünü hafifletelim. Her birimiz bir oğlunu alalım”, teklifinde bulundu. Bu teklifin, amcası Ebû Tâlib tarafından kabulü ile Hz. Ali beş yaşından itibaren Resûlullah ile yaşamış, Resûl-i Ekrem’in tâlim ve terbiyesinde yetişmiş, O yüce irfan hazinesinin feyzinden kana kana içmiştir.
Çocuklar arasında ilk defa Muhammed aleyhisselâmın Peygamberliğini tasdik edenlerdendir. Güzel ahlâkın canlı timsali idi. “Allah’ın arslanı!” diye tanınmıştı. Şecaati, metaneti, cesareti eşsizdi, hiç bir vakit haddi aşmazdı.
Hayatının sonuna kadar Hz. Resûl’ün yanından hiçbir suretle ayrılmamış, daima meclislerinde bulunmuş, Onu can kulağıyla dinlemiştir. Küçük yaşta müslüman olmuş ve Nebîyy-i zi-Şân’ın yüksek nazarlarına, muhabbetlerine mazhar olduğundan dolayı kendisinde harikulade meziyyetler tecelli edip durmuş, Resûl-i Ekrem’in ilmen, ahlaken vârisi olmuştur.
Müslüman olması şöyle olmuştur: Daha on yaşında iken, bir gün Resûlullah (s.a.v.) ile Hz. Hadîce’nin beraber namaz kıldığını gördü. Namazdan sonra, “Bu nedir?” diye sordu Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Bu Allahü teâlânın dinidir. Seni bu dîne davet ederim. Allahü teâlâ birdir, ortağı yoktur. Lât ile Uzzâ isimli putları terk etmeni emrederim.” diye cevap verdi. Ali (r.a.): “Önce bir babama danışayım.” dedi. Resûlullah ona “İslâma gelmezsen, bu sırrı kimseye söyleme!” buyurdu. Hz. Ali ertesi sabah, Resûlullahın huzuruna gelerek “Yâ Resûlallah, bana İslâmı arz eyle” diyerek müslüman oldu. Müslüman olanların üçüncüsüdür. Hz. Ali, çok fedâkâr idi. Onun Resûl-i Ekrem (s.a.v.) uğrunda gösterdiği fedâkârlık ve O’nu kendine tercih etmesi, her türlü takdirlerin üstündedir.
Peygamber efendimiz, Hak teâlâ’dan hicret emrini aldığı zaman, Hz. Ali’nin de Resûl-i Ekrem’in yatağında yatacağı, Allahü teâlâ tarafından emredilmişti. Böylece Hz. Ali, Resûl-i Ekrem’in evlerindeki emânetleri yerine ulaştırmak için ve Mekke’de kalan Eshâb-ı kirâm üzerine vekili oluyordu. Resûl-i Ekrem bunların hepsini Hz. Ali’ye emânet etmişti.
Hicret gecesi kâfirler, Resûlullah’ın (s.a.v.) saâdethânelerinin etrafını sarmışlardı. Şeytan da aralarında idi. Hak teâlâ, şeytân dahil bütün kâfirlere bir uyku verdi. Bunlar uykuda iken Resûl-i Ekrem, Hz. Ebû Bekir ile beraber evden çıktılar.
Hak teâlâ, Mikâil ve İsrâfil (a.s.)’a “Kafirler belki bir anda. Ali’ye bir hatada bulunurlar. Sizler behemehal Ali’nin yanına yetişin?” buyurdu. Bu iki büyük melek, Hz. Ali’nin yanına geldiler. Mikâil (a.s.) Hz. Ali’nin başucunda, İsrâfil (a.s.)’da ayak ucunda oturup duâ ederlerdi. Bir zaman sonra (mel’ûn) Şeytan uyandı.
Yüksek sesle: “Vay! Muhammed kaçtı.” dedi. Şeytan, kâfirlere insan suretinde görünürdü. Kâfirler mel’ûna: “Ne biliyorsun?” dediler. Mel’ûn Şeytan: “Binlerce senedir uyku gözüme girmemişken, bu gece Muhammed’in yaptığı sihirle uyuyakalmışım” dedi.
Bunun üzerine bütün kâfirler Resûl-i Ekrem’in evine hücum ettiler. Hz. Ali’yi, Resûlullah’ın (s.a.v.) yatağında gördüler. Resûl-i Ekrem’in nerede olduğunu sordular. Hz. Alir “Bilmem” dedi. Kâfirler aramak için dışarıya çıktılar. Ertesi gün o kadar kâfirin arasında, Resûlullah’ın (s.a.v.) Kâ’be-i Şerifte devamlı oturdukları makama Hz. Ali oturdu. “Resûl-i Ekrem’de kimin hakkı var ise, gelsin benden alsın!” diye nida ettirdi. Herkes gelip nişanını söyleyerek emânetini aldı. Bütün emânetlerini sahiplerine teslim etti.
Mekke-i Mükerreme’de kalan Eshâb-ı Güzin, Hz. Ali’nin kanadı altına sığındılar. Hiçbir kâfir, Hz. Ali’nin korkusundan Eshâb-ı kirâmın hiçbirine eziyyet edemedi. Resûlullah’ın saâdethâneleri Mekke’de olduğu müddetçe Hz. Ali de orada kaldı. Bir zaman sonra Resûl-i Ekrem evinin, Medine-i Münevvere’ye getirilmesini emir buyurdu.
Allah’ın arslanı Hz. Ali, Kureyş kâfirlerinin toplandıkları yere gitti. “İnşâallahü teâlâ yarın Medine-i Münevvere’ye gidiyorum. Bir diyeceğiniz var mı? Ben burada iken söyleyin” buyurdu. Hepsi başlarını eğip hiçbir şey söylemediler. Hz. Ali oradan ayrılınca Ebû Cehil kalktı: “Ey Kureyş’in büyükleri! Muhammed, evi burada olduğu müddetçe bize düşmanlık etmez, buna mâni olmalıyız”, dedi. Kâfirlerin her biri şöyle yaparız, böyle yaparız, dediler. Sonra Hz. Abbas’a yalvardılar. “Kardeşinin oğluna söyle Muhammed’in evini kaldırmasın, yoksa aramız açılır”, dediler. Hz. Abbas bu sözleri Hz. Ali’ye söyledi. Hz. Ali; “Amcacığım, yarın inşâallah Resûl-i Ekrem’in evindeki eşyayı götüreceğim. Kararım kat’îdir. Yoluma çıkan olursa cenk ederim.” buyurdu. Hz. Abbas, Hz. Ali’nin sözlerini Kureyş kâfirlerine söyleyince canları sıkıldı. Hz. Ali’yi şehirden dışarı çıkarmayacaklarına karar aldılar. Sabah oldu. Hz. Ali, Resûl-i Ekrem’in saâdethânesindeki eşyaları toplayıp yola koyuldu. Kureyş’den dört beş kişi atlı olarak Hz. Ali’nin yolunu kestiler. “Geri dön, yoksa, seninle cenk ederiz.” dediler. Hz. Ali yükleri indirip bunların üzerine yürüdü. Hak teâlânın izniyle onlara galip geldi. Tekrar hâne-i se’âdetin mübârek yüklerini kaldırıp yola koyuldu. Yolda, o zaman henüz îmân etmemiş olan Mikdâd bin Esved, Hz. Ali’nin karşısına çıktı. Hz. Ali hiçbir söz söyletmeden bir vuruşta yere yıktı. Göğsüne çıkıp imâna davet buyurdu. Derhâl cân-ı gönülden kabul edip Müslüman oldu. Mikdâd bin Esved’in (r.a.) bir oğlu, Hz. Hüseyin uğrunda, Kerbelâ’da canını fedâ edip şehîd olmuştur. Mikdâd hazretleri, Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden ve bahadırlarındandır. Hz. Ali, Resûlullah’a (s.a.v.) şişmiş olan ayaklarından kanlar akar vaziyette, Kuba’da yetişmişti. Gündüzleri saklanıp, geceleri yaya olarak yürüdüğü bu yolculuğun sonunda Peygamberimizin huzuruna gidemiyecek bir halde idi. Resûl-i Ekrem efendimiz bunu haber alınca, bizzat kendisi teşrif etmiş, Hz. Ali’yi görünce hâline acımış, sevgili, fedâkâr amca-zâdesini kucaklamış, mübârek iki eliyle, o hak yolunda binlerce meşakkate katlanmış olan narin, nazik ayakları okşamış, kendisine afiyeti için duâ buyurmuştu. Hatta Hz. Ali’nin bu fedâkârlığı üzerine: “İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’ın rızâsı için nefsini fedâ eder.” Âyet-i celîlesinin nazil olduğu rivâyet edilir.
Hz. Ali, Medine-i Münevvere’de, Mescid-i Nebevî’nin inşaasında çok çalışmış, bizzat sırtında taş ve toprak taşımıştır. Başta Bedir, Uhud ve Hendek harbleri olmak üzere, Resûlullahın bütün gazvelerinde bulunarak, fevkalâde gayret ve kahramanlıklar göstermiştir. Hz. Ali Bedir savaşında birçok azılı müşriki öldürmüştür. Daha savaşın başlarında mübârezede Velid bin Ukbe’yi bir kılıç darbesiyle öldürdü. Akşama doğru, iki taraf da birbirine karışmıştı. Kum tepesinin üzerinde zırhlara bürünmüş müşriklerden birisi, Sa’d bin Hayseme’yi şehîd etmişti. Hz. Ali, O’na yaklaştı. Müşrik atından indi ve Hz. Ali ile vuruşmaya başladı. Hz. Ali, müşrikin darbesini kalkanı ile karşıladı ve müşrikin kılıcı kalkana saplanıp kaldı. Hamle sırası Hz. Ali’ye gelmişti. Hz. Ali kılıcı ile müşrikin göğsüne doğru çaldı. Zırhını enlemesine biçince müşrik titredi ve sarsıldı. Hz. Ali o esnada arkasında bir kılıcın par ladığını ve şakıdığını görünce başını eğdi. Kılıcı parlatan “Al buda ben Abdülmuttalib’in oğlundan!” derken müşrikin kellesi, miğferiyle birlikte yere yuvarlandı. Hz. Ali dönüp arkasına baktığı zaman, Hz. Hamza’yı gördü.
İslam âlimleri ansiklopedisi
Allah-u Teâlâ hazretleri (c.c.) Bizleri ve sizleri Aliyyül Mürteza (Radiyallah-u anhu) nun şefaatına nail eylesin. O’nun yüzü suyu hürmetine günahlarımızı afv eylesin. Amin
Fuad Yusufoğlu









