‘Haznevi murşidleri’ olarak etiketlenmiş yazılar

HAZNEVİ MÜRŞİTLERİ

13 Aralık 2008

“Tarikat edepten ibarettir. Burada bir tarikatin bir silsilesinin mürşidleri anlatılıyor. Lütfen başka silsilelerden şeyhlerin mürşidlerin adlarını kullanarak yorum yazmayın. Konu özeldir dağılmamalıdır.”

HAZNEVİ MÜRŞİTLERİ

Şeyh Ahmed (k.s.) in 1950 yılındaki vefatından sonra irşad makamına Şeyh Masum (k.s.) oturdular. Şeyh Masum’da babaları gibi ilmi bir olgunluğa sahip, muhabbetullah sahibi bir mürşid-i kamil idiler. Onu diğerlerinden ayıran en önemli özelliklerinden birisi hizmete çok düşkün olmalarıydı.

Şeyh Masum (k.s.) kimseden korkmaz ve çalışıp hizmet etmekten asla usanmaz bir zattı. Öyle olurdu ki bazen onu tarlada çalışırken, bazen koyunları güderken, bazen medresede talebe okuturken, bazen de insanları irşad ederken görebilirdiniz.

O yörede bulunan aşiret ağalarını toplar ve köylülere zulüm etmemeleri, adaletli ve merhametli olmaları konusunda sert bir dille uyarırlardı. Emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker konusunda çok titizdiler.Tabiatları Hz Ömer (r.a.)’i andırıyordu..

Şeyh Masum (k.s.) aşiretler arasındaki kan davalarını hallediyor, dargın insanları bar ıştırıyor, yüce ahlaki değerleri yerleştirmeye çalışıyordu. Değişik yerlere gönderdikleri alimlerle o yörelerin halkını ıslah ediyorlardı. Öyle yerler vardı ki Şeyh Masum (k.s) oraları irşad etmeden önce o bölge halkı namaz, abdest, helal, haram nedir bilmez bir haldeydiler.

Birbirleriyle düşman bir şekilde yaşıyorlardı. Hele Mardin yöresinde bir köy vardı ki ahalisi cehaletlerinden dolayı hem namazdan niyazdan uzaklaşmış ve hem de öyle bir gaflete düşmüşlerdi ki camiyi ahır yapmış, içinde et pişirip, yiyorlardı. Cami pislikten içine girilmez olmuş, cam ve duvarları içinde yakılan ateşin isinden dolayı kapkara kesilmişti.

Yerler hayvan pislikleri ve kemik artıklarından dolayı berbat bir haldeydi. Bu himmeti yüce şahsın bereketi ile onlar tevbe ettiler. Hane hane bu yüce tarikata girdiler. Onun edepleri ile İslam’ı en güzel bir şekilde yaşamaya başladılar. Cami yeniden düzenlendi ve eskisinden daha güzel bir şekilde restore edildi. Kalplerdeki korkunç perdeler kalkmıştı. Bu onlar için yeni bir doğuş idi. Sanki üzerlerine atılan ölü toprağından silkinerek kurtulmuş ve yıllar süren derin bir uykudan uyanmışlardı.

Şeyh Masum (k.s.) zamanında bu tarikat biraz daha büyüdü ve insanlar arasında daha fazla tanınmaya başladı. Şeyh Alaaddin (k.s.) zamanında ise daha da büyüdü. Şeyh izzeddin (k.s.) zamanında ise çok daha fazla tanınmaya ve rağbet görmeye başladı.

Şeyh izzeddin (k.s.) gerek Türkiye’de,gerek Avrupa ülkelerinde ve gerekse de Arap memleketlerinde yaptığı irşadlarla Haznevi yolunu,edeplerini,mürşitlerinin İslam’a bağlılıklarını, bu yolun İslam’ı en güzel yaşama yolu olduğunu tüm dünyaya ilan etti. Yaşantısı ile buna en canlı şahit oldu.

Şeyh Alaaddin (k.s.), Haznevi mürşitlerinin üçüncüsü, ilimde bir derya, yumuşak tabiatlı ve Rasulullah (s.a.v.) aşkı ile yanan, simasının apayrı güzelliği ile Rasul-ü Kibriya’yı hatırlatan bir arif-i billah, bir mürşidi kamil idi.

Efendimize olan aşırı muhabbetleri ayırıcı vasıflarıydı. Onu gören Yüce Rasul-ü Kibriyayı hatırlar, onun sohbetlerinde bulunan asr-ı saadetten eşine rastlanmaz esintiler hissederdi. O, zamanında yaşayan tüm meşayih arasından Rasulullah (s.a.v.) sevgisi ile sıyrılmış ve haklı bir şöhrete sahip olmuştu.

Dininde tavizsiz, müminlere karşı şefkatli, küfür ehline karşı ise izzetli bir tavır içerisindeydi. 1958 yılında irşad makamına oturdular. Peygamber Efendimizin üzerine yazdı kları kasideleri çok meşhur olup, halen dillerde dolaşmaktadır.

Şeyh İzzeddin (k.s.) onunla ilgili olarak şöyle bir olay nakletmişlerdir:

-”‘Babam Şeyh Ahmed’in (k.s.) yanında oturuyordum. İçeriye ağabeyim Şeyh Alaaddin girdi. Doğruca babamız ve mürşidimiz olan Şeyh Ahmed hazretlerine yönelerek, ondan Rasulullah Efendimizin (s.a.v.) bütün sünnetlerine harfiyen tabi olabilmek için kendisine dua etmelerini istirham eyledi.

Şeyh Hazretleri cevaben;

-”‘Bunu senin baban bile yapmaya güç yetiremezken, sen nasıl yapacaksın.’”

Diyerek cevap verdiler ve sünnetle ilgili dikkat edilmesi gereken konularda öğütlerde bulundular. Bu olay Şeyh Alaaddin’in (k.s.) imanının kemaline ve Rasulullah’ı (s.a.v.) ne kadar çok sevdiğine açık bir delildir.’

Şeyh Alaaddin (k.s.) bir gün Tel maruf’taki camide bulunuyorlardı. Bir kişi kendilerine yanaşıp bir soru sormak istediğini söyledi. Sorabileceğine dair olumlu bir yanıt alınca da;

-”‘Şeyh Abdulkadir-i Geylani (k.s.) mi yoksa Şah-ı Nakşibend (k.s.) mi daha büyüktür?’ diye sorusunu yöneltti.

Şeyh Alaaddin Hazretleri (k.s.) hangisinin büyük olduğuna dair bir açıklama yapmayıp, cevaben şöyle buyurdular;

-”‘Her bir evliyanı n ayrı bir makamı ve o makamına göre de bir vazifesi vardır. Şeyh Abdulkadir-i Geylani (k.s.) kendisinden medet istenildiğinde, ruhaniyetiyle anında orada bulunur. Hakiki bir Nakşibendi mürşidi ise, metal parçalarının içerisine daldırıldığında onları kendisine doğru çeken bir mıknatıs gibidir. İnsanı tuttuğu gibi Allah’a kavuşturur.’”

Şeyh Alaaddin 1969 yılında vefat ettikten sonra yerlerine Şeyh İzzeddin (k.s.) geçtiler. Bu Şeyh Ahmed (k.s.)’in vasiyeti idi. Şeyh İ zzeddin (k.s.) yüce Allah’a (c.c.); ‘Rasullah Efendimiz (s.a.v.) yirmi üç yı l insanları irşad ettiler. Bende onun gibi irşad makamında bu kadar süre kalayım.’diye sürekli dua ederlerdi. Gerçekten de vefat ettikleri 1992 yılında yirmi üç yıllık imanla, ihlasla, takvayla ve insanlara faydayla dolu bir ömrü tamamlamış oluyorlardı.

Şeyh İzzeddin (k.s.) bütün işlerinde ve davranışlarında yüce şeriatı kendisine ölçü olarak alırdı. İslam ulemasının,ehl-i sünnet vel cemaatın görüşlerine ters düşen her şeyi red ederdi. Canı, malı, evladı pahasına dahi olsa dininden zerrece taviz vermezdi. Kızgınlığında ve sevincinde her zaman kitap ve sünnete bağlı idi.

1950′li yı llarda yüksek şer’i fetva üyeliğine seçilmişlerdi. Görev almak için gitmeden önce orada kalacakları süre içersinde yiyecekleri yiyeceği belirleyip, kendi mallarından ayarlayıp, yanlarında götürdüler.Temiz olmayan, nasıl yapıldığını bilmedikleri, üzerine bereketin inmediği yiyecekleri asla yemezlerdi Kendilerine bakanlıkça verilen iaşeyi kabul etmeyip, ihtiyaçlarını kendileri karşılayıp, ayrılan meblağı hazineye geri iade ettiler.

Göreve başladıktan sonra çok kısa bir zaman içersinde bilgisi, zekası ve görüşünün keskinliği ile diğer alimler arasından sıyrılıp, fetva heyeti içersinde ileri bir seviyeye geldiler. Bir gün diyanet işlerinde kullanılmak üzere alınacak araçlarla ve onların yakıt masraflarının hazineden karşılanması ile ilgili bir karar onaylanmak için fetva makamına gönderilmişti.

Şeyh İzzeddin Hazretleri bu fetvayı imzalamadı ve diğer fetva üyelerinin ne yapacaklarını görmek için bekledi. Herkes imzalamış ve son imza olarak onun imzası kalmıştı.

Kendisine geldiklerinde bu fetvayı imzalamadı ve

-”‘Sizler hizmet için alınan bu araçların, kendi yakın ve akrabalarınızın işlerinde ve kendi özel işlerinizde kullanılmayacağından eminmisiniz. Bunları kendi menfaatınız için kullanacak ve sonrada yakıt parasını ayrılan ödenekten karşılayacaksınız. Ben bu olaya onay veremem.’dedi.

Heyetin üyelerini, verecekleri fetvalarda akla değil nakle, yoruma değil rivayete, fikre değil fıkha dayanmaya ve bunun içinde kitap, sünnet ve salih ulamanın hükümlerine uymaya davet edip, görevinden istifa etti.Tel Maruf’a geri döndüklerinde o zaman irşad makamında bulunan Şeyh Alaaddin (k.s.) onu bu tavizsiz tavırlarından dolayı takdir ettiler.

1970′li yı llarda irşad için Kuveyt’e gitmişlerdi. Öğle namazı kılınmıştı. Sohbet olacağı cemaate bildirilmesine rağmen, ayakkabısını alan camiyi terk ediyordu. Çünkü daha önce sohbet için kürsüye çıkan herkes,cemaattan para istemekten başka bir şey yapmamıştı.

Şeyh İzzeddin Hazretleri (k.s.) mikrofonu ellerine alıp,siyasetle uğraşmadığını ve verseler dahi kimseden para kabul etmediğini yüksek sesle ilan edince, insanlar onun sohbetini dinlemek için geri geldiler.

Şeyh (k.s.);

Mürşidin gözü insanların malında ve onların makamında olursa seviyesi düşer, kıymeti azalır. Maneviyatı zayıflar ve mana aleminden kesildiği için sözünün tesiri de azalır. Mürşid herkesten daha fazla söylediğini uygulamalıdır ki daha olgun, tesirli ve bilgi sahibi olabilsin.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurur;

-”Yüce Allah bildiği ile amel edene bilmediğini öğretir.”

-”Ben siyasetle uğraşmıyorum. Zira Yüce Allah’ın dinini tebliğ etmeyi, kulluk vazifesini ifa etmeyi ve yüce sadatın (k.s.) adaplarını yaymayı herşeyden üstün biliyorum. Mal toplamıyorum. Verseler dahi kabul etmiyorum. Çünkü Yüce Allah beni zengin ve insanlardan müstağni kıldı. Her yerde herkese meydan okuyorum. Eğer bana maddi yardımda bulunan varsa ortaya çıksın, diyorum. Allah’a bundan dolayı hamd ediyorum.’diye vaaz ettiler.

Şeyh Hazretleri (k.s.)çok zeki,akıllı ve zarif bir zat olması yanında edep yönünden de zirveye ulaşmış bir şahsiyet idi. Kıble cihetine ve Şeyh Ahmed El-Haznevi Hazretlerinin türbesine karşı asla sırtlarını çevirip oturmazlardı.

Medine-yi Münevvere’de bulundukları zamanlarda kendilerini yok edecek derecede tevazu gösterirlerdi. Mescidi Nebevi’de bir direk arkasına büzülerek ibadet ve münacaatlarını yaparlardı. Rasulullah (s.a.v.) efendimizin mübarek huzurlarında saatlerce murakabede durulardı. Öğle ağlar, sızlarlardı ki bazen yorgunluktan yere düşecek hale gelirlerdi. Aşırı ibadetten ve edepli olmak için gösterdikleri aşırı titizlikten dolayı zayıf düşer, mübarek yüzleri sapsarı kesilirdi.

Şeyh Hazretlerinin (k.s.) Kur’an-ı Kerim’e karşı çok aşırı bir hürmeti ve saygısı vardı. Kur’an’dan herhangi bir ayet bir levha içinde bir duvarda asılı bulunsa, o yöne ayak uzatmaz ve sırtlarını çevirerek oturmazlardı. Kur’an’ı diz üstü oturarak, kıbleye doğru büyük bir huşu içerisinde okurlardı.

Bir sohbetlerinde şöyle söylemişlerdir;

-”‘Kur’an-ı Kerim’i okuduğunuz zaman teenni ile düşünerek ve yavaş yavaş okuyun. Rahmet ayetlerine geldiğinizde ümit ile dolu bir halde Yüce Allah’tan ihsanını ve lütfunu isteyin. Azap ayetlerine geldiğinizde Allah’ın lütfuna sığının ve azabından korunmayı dileyin. Müminlerin sıfatlarını belirten ayetler geldiğinde o sıfatlarla donanmayı, onların mertebelerine ve kavuşacakları nimetlere ulaşmayı dileyin. Kafirlerin sıfatlarından bahsedildiği ayetlerde onların katılıklarından, gafletlerinden, karanlıklarından ve karşılacakları sondan Allah’a sığının. Esmaül hüsna’nın herbirinde ayrı ayrı durun ve manalarını düşünüp, bir süre öylece kalın. Çünkü Yüce Allah’ın her isminden kalbe yansıyan ayrı bir tecelli, akla uzanan ayrı bir nur, zihne gelen ayrı bir mana, içi sevindiren bir meltem, nefis coşturan başka bir muhabbet ve insana yön veren bir irşad mevcuttur. ‘”

Bir müftünün Şeyh Hazretlerine (k.s.)

-”Tartikatların insanları böldüğünü, müslümanları tefrikaya düşürdüğünü söyleyip”, itiraz etmesi üzerine,

Cevaben Şeyh İzzeddin Hazretleri (k.s.) Şeyh Ahmed (k.s.)’ dan şöyle naklediyorlardı:

-”Bir mürşid bir yöreye giderse daha önce orada bulunan mürşid sevinmelidir. Halk ı hak dine davet ve irşad etme ağırlığı ve insanlarla uğraşma yükümlülüğü omuzundan kaldırıldı diye memnun olmalıdır”

-’Ben de artık huzur içerisinde Rabbime ibadet edebilirim.’demelidir. Bu duyguda olmayıp, yeni gelen mürşidin irşadından ve gönülleri fethetmesinden üzülen kimse şeyh değildir. Şeytandır! Zira haset şeytanın özelliğidir.”

-”Şeytan hasedden doğan kibirliliği yüzünden Hz. Adem (a.s.)’e secde etmedi. Lanetlendi ve ebedi şekavete uğradı. Tarikat şeriatın hizmetçisi ve en güzel bir şekilde uygulanmasıdır. Tasavvuf İslam’ın ve selefi salihinin ahlakı ile ahlaklanmaktır. Tarikat eğer ehlinin elinde olursa insanları birleştirici, onları Allah’a ulaştırıcı, cazibe merkezi, kemal ve olgunlukların kaynağı olur.’”

Müslümanların uğradığı musibetler karşısında Şeyh İzzeddin Hazretleri çok acı çeker ve yıpranırlardı. Böylesi bir zamanda üç gün boyunca kasırdan dışarı çıkmadıkları görüldü. Onu gördüklerinde gözleri ağlamaktan kan çanağı gibi olmuştu.

Çok bitkin ve üzüntülü bir haldeydiler.

-”‘Müslümanların başına gelen böylesi olaylar karşısında, bir müslümanın acıdan dolayı idrarından kan gelmelidir.’ buyurdular.

Müslüman cemaatlerin sindiği, ezanların dahi tepkinin ne olacağı kestirilemediğinden dolayı okunamaz hale geldiği zamanlar da Şeyh Hazretleri (k.s.) müritlerini toplayarak irşada başlardı. O ümmet için kendini feda etmekten asla çekinmezdi. 31 Temmuz 1992 tarihindeki vefatlarından sonra açıklanan vasiyetleri ile yerlerine Şeyh Muhammed (k.s.) geçti.