‘Tasavvuf’ olarak etiketlenmiş yazılar

DSC06926 Fuad Yusufoğlu Cennet-ül Baki' mezarlığı

Cennet-ül Baki’ Kabristanlığı (Medine-i Munevvere)

Ali Nâki (Radiyallah-u anhu);

On iki İmâm’ın “Onuncusu.” Muhammed Cevâd Tâki (r.a.) nin oğludur. Künyesi Ebü’l Hassen’i Askeridir. “Hadi” lakabi ile meşhurdur. 204 (M. 829) yılı Recep ayının onüçünde Medine’de doğdu. 254 (M. 868) de Bağdad’ın Samarra nahiyesinde vefat etti. Kabri oradadır.

Ali Naki (r.a.) Resulullah efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) in torunu olup, Hazret-i Ali (r.a.) ile Hazret-i Fatimâ (r.anha) nın evlatlarındandır. Hazret-i Hüseyin (r.a.) in torunlarından olduğu için “Seyyid’dir.

Asıl adı, Naki bin Muhammed Cevad Tâki bin Ali bin Mûsa Kâzım bin Ca’fer-i Sadık bin Muhmammed Bâkır bin Zeynel Âbidin bin Hüseyin bin Ali Ebi Talib’dır.

Devamlı ibadetle meşgul olup, dünyadan elini çekmişti. İmâmlığı otuz yıl, altı ay, yirmiyedi gündür. Hasen-i Askeri, Hüseyin ve Ca’fer adında üç oğlu ve bir de kızı vardı. İmâm-i Ali Naki (r.a.) nin bir çok menkıbeleri vardır.

-“İmâm-i Ali Naki hazretleri (r.a.) birgün Samarrâ civarında bir köye gitmişti.”

Bir köylü kendisni aradı.

-“Falan köye gitti.” Dediler

Köylü de o köye gitti ve Naki hazrteleri (r.a.) nın huzuruna vardı.

Naki Hazretleri (r.a.) köylüye sordu;

-“Bir isteğin mi var?”

Köylü;

-“Hazret-i Ali bin Ebi Talib (r.a.) in sevenlerindenim. Benim çok borcum vardır. Çok zaman geçmesine rağmen borçlarımı ödeyemedim. Bu borcun ağır yükünü kaldıracak sizden başka kimse bilmiyorum.” Deyip, köylü arama sebebini anlattı.

İmâm-i Naki hazretleri üzülmemesini söyleyip köylüyü o gece misafir etti.

Sabahlayin köylüye buyurdu ki;

-“Sana bir söz söyleyeceğim, o sözü aynen yerine getireceksin.”

Köylü;

-“Başüstüne efendim.” Dedi.

İmâm-i Naki hazretleri bir kağıda;

-“Bu köyünün borcu benim borcumdur.” Diye yazıp köylüye verdikten sonra,

Buyurdu ki;

-“Ben yakında Samarra’ya döneceğim, bir cemâat içinde otururken bu kağıdı getir. Borcunu benden yavaşça iste!” Bunun üzerine köylü oradan ayrıldı.

Bir müddet sonra İmâm-i Naki hazretleri (r.a.) Samarrâ’ya döndü.

Bir gün halife ve yakınları ile otururken köylü geldi. Kağıdı çıkarıp borcunu istedi.

İmâm-i Naki hazretleri (r.a.) çok yumuşak konuşup özürler beyân etti ve ileride birgün ödeyeceğini söyledi.

Bunu Halife Mütevekkil duydu. Otuzbin akçeyi hemen İmâm’a gönderdi. Va’d edilen gün köylü geldi. Otuz bin akçayı köylüye verdi.

Devam edecek…

İslam âlimleri ansiklopedisi

Allah-u Teâlâ hazretleri bizleri ve sizleri Ali Nâki hazretleri (Radiyallah-u anhu) nın yüzü suyu hürmetine günahlarımızı aff eylesin. Amin.

Fuad Yusufoğlu

DSC06924  Fuad Yusufoğlu Cennet-ül-Baki' kabristanlığı

Cennet-ül Baki’ kabristanlığı (Medine-i Münevvere)

Muhammed Cevâd Tâki (Radiyallah-u anhu);

On iki İmâm’ın “dokuzuncu.” Künyesi, Ebû Ca’fer olup, İsmi Muhammed Cevâd bin Ali bin Mûsâ Kâzım bin Ca’fer-i Sadık bin Muhammaed Bâkır bin Zeynel Abidin bin Hüseyin bin Ali Ebi Tâlib (r.anhüm) dir.

Tâki lakabı ile meşhurdur.

195 (M. 810) tarihinde, Receb ayının onunda Medine-i Münevvere’de doğdu. 220 (M. 835) yılında Zilhicce ayının altısında Bağdad’da vefat etti. Kabri, dedesi Mûsâ Kâzım hazretleri (r.a.) nin kabrinin arkasındadır.

Muhammed Cevâd (r.a) Resulullah efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) in torunu olup, Hazret-i Ali ile Hazret-i Fâtima (r.anha) nın evladlarındandır. Hazret-i Hüseyin (r.a.) in torunlarından olduğu için “Seyyid”dir.

Muhammed Cevâd Tâki (r.a.) daha küçük yaşta, büyük ve derin bir âlim olmuştur. İmâmlığı onaltı sene iki ay ondört gündür. Halife Me’mûn, kızı Ümmü Fadl’ı Muhammed Cevâd ile evlendirmiş, Medine’ye göndermiştir.

Her yıl Halife Me’mûn, Muhammed Cevâd (r.a.) a onbin dirhem gönderirdi. Ali Naki ve Musa isiminde iki oğlu, Fâtima ve Emmâme isminde iki de kızı vardı. Muhammed Cevâd (r.a.) ın menkıbeleri ve kerâmetleri çoktur.

Şöyle anlatılır;

-“Birgün halife Me’mûn ava çıkarken, çocukların oynadığı sokaktan geçti. Geçtiği esnada, bütün çocuklar sokaktan kaçtı. Yalnız İmâm-i Taki (r.a.) olduğu yerden ayrılmadı.”

Bunun üzerine Halife Me’mûn ona yaklaşarak;

-“Ey çocuk! Bütün çocuklar kaçtığı halde sen neden kaçmadın?” diye sorunca

İmâm-i Taki (r.a.);

-“Ey Emir-ül-mü’minin, yol dar değil ki kenara çekilip genişleteyim. Suçum yok ki, senden korkup kaçayım. Senin suçsuz kişileri incitmeyeceğine inanıyorum.” Diye cevap verdi.

Bu güzel yüzlü ve doğru sözlü çocuk halifenin hoşuna gitti.

Ona;

-“Sen kimin oğlusun?” diye sorunca,

İmâm-i Taki (r.a.);

-“İmâm Ali Rıza’nın oğluyum.” Diye cevap verdi.

Halife, İmâm-i Ali Rıza (r.a.) yı rahmetle andı.

-“Halife bir müddet gittikten sonra, av kuşu olan doğan’ı bir gölün yanında serbest bıraktı. Doğan bir süre sonra, pencesinde yarı canlı bir balıkla geri döndü. Halife bu duruma şaşırdı. Av dönüşü yine aynı yoldan döndüler.”

İmâm-i Taki (r.a.) nin bulunduğu yere gelen halife;

-“Ey Muhammed! Benim av kuşumun ne avladığını biliyor musun?” diye sorunca

İmâm-i Taki (r.a.);

-“Evet ey Halife, Allah-u Teâlâ suda küçük bir balık yarattı, halifenin av kuşu da bunu avladı ki, Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ın sülalesinin kerametleri meydana çıksın.” Diye cevap verdi.

Halife Me’mûn hayret içinde Muhammed Cevad (r.a.) ın yüzüne baktı ve;

-“Sen gerçekten İmâm-i Ali Rızâ (r.a.) nın oğlusun.” Dedi.

İmâm-i Taki (r.a.) ye ihsan ve ikramda bulunarak, onu yanına aldı.

Devam edecek…

İslam âlimleri ansiklopedisi

Allah-u Teâlâ hazretleri bizleri ve sizleri Muhammed Cevâd Tâki hazretleri (Radiyallah-u anhu) nın yüzü suyu hürmetine günahlarımızı aff eylesin. Amin.

Fuad Yusufoğlu

DSC_0692  Fuad Yusufoğlu Ravda-i Mutahhara

Ravda-i Mutahhara şerif (Medine)

Mûsâ Kâzım (Radiyallah-u anhu);

Eshab-i Kiram’ın sohbetinde bulunmakla şereflenen Tabiin devrinin yüksek âlimlerinden ve evliyanın büyüklerinden. On iki İmâm’ın yedincisidir. Ca’fer-i Sadık (r.a.) ın oğlu, İmâm-i Ali Rıza (r.a.) nın babasıdır.

Resulullah efendimiz (s.a.v.) ın torunu olup, Hazret-i Ali (r.a.) ile Hazret-i Fâtima (r.anha) ın evlatlarındandır. Hazret-i Hüseyin (r.a.) in çocuklarından olduğu için “Seyyid” dir.

Asıl adı, Musa bin Ca’fer-i Sadık bin Muhammed Bâkır bin Ali Zeynel Abidin bin Hüseyin bin Ali bin ebi Tâlib’dir.

Künyesi, “Ebül-Hasan” ve “Ebû İbrahim’dir. Kâzım, Sabır, Sâlih, Emin… gibi birçok lakabları vardır. En meşhuru “Kâzım”dır. Hilminin (yumuşaklığının) çocukluğundan, kendisine kötülük yapanlara dahi kızmayıp bağışladığından, gazabına hâkim olduğundan “Kâzım” lakabı verilmiştir.

İmâmlığı yirmibeş sene üç ay sürmüştür. Erkek çocukları, Ali Rıza, Zeyd, İbrahim, Ukeyl, Hârun, Hasan, Hüseyin, Abdullah Ekber, Abdullah Asgar, Muhammed, Ahmed, Ca’fer, Yahya, İshak, Abbas, Ebül Kâsım, Hamza, Abdurrahman Kâsım, Ca’fer-i Ekber, Ca’fer-i asgar (r.anhüm) dır.

Kızları ise onsekizdir. Her biri zamanın en çok ibadet edenleri ve kerimeleri idiler.

Annesi cariye idi. Adı; “Humeyde-i Berberiyye” dir. Mekke ve Medine arasında bulunan “ Ebvâ” denilen yerde 128 (M. 745) senesinde Safer ayının yirmiüçüncü Pazar günü doğmuştur. 186 (M. 802) senesinde, Bağdad’da hapishânede iken vefat etti. Bağdad’ın on kilometre kuzeybatısında “Kazimiyye” mahallesinde defin olunmuştur.

Bu mahalle Dicle nehrinden beş kilometre içerdedir. Büyük ve çok süslü bir türbesi ve hemen yanında büyük bir cami vardır. Müslümanların en çok ziyaret ettiği türbelerden biridir. İmâm-i A’zam hazretleri (r.a.) nin türbesi de Dicle kenarındadır.

Mûsa Kâzım hazretleri yüksek bir âlim ve büyük bir evliyadır. Din bilgilerinde ictihad derecesine yükselmişti. Her ilimde imâm, üstâd, büyük bir rehberdi. Çok ibadet ederdi. Geceyi hep namazla geçirirdi. Bu hallerinden dolayı, kendisine “Salih kul” adını verilmişlerdi.

Tasavvuf ilminde, ehl-i sünnet’in gözbebeğidir. Bu ilme ait ma’rifetleri, isyteyen müslümanların kalblerine akıtan bir kaynaktır.

Resulullah efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) in üç vazifelerinden biri de, Tasavvuf ma’rifetlerini bilgilerini öğretmek ve kalblere yerleştirmekti.

Bu vazifeyi;

Kendisinden sonra dört halifesi tam olarak yerine getirdiler. Dört halifeden sonra İslamiyet her yere yayılmış ve Müslümanların sayısı çoğalmıştı. İslâm âlimleri, Resulullah (s.a.v.) ın vazifelerini yerine getirmekte aralarında vazife taksimi yaptılar.

Kelâm (akaid, imân) bilgilerini “mütekellimin” adı verilen âlimler yaydılar, öğrettiler. Fıkıf ya’ni amel, ibadetleri ve işleri öğreten âlimlere “Fukaha” denildi. Tasavvuf bilgilerini de on iki imâm ve diğer tasavvuf âlimleri öğretip kalblere akıttılar.

On iki İmâm’ın her biri, ehl-i sünnet i’tikadındaki Müslümanların gözbebeği olmuştur. Onları ve bu aileye mensub olanların hepsini sevmeyi, dünya ve ahret saâdetlerinin sermayesi bilmişlerdir.

Devam edecek…

İslam âlimleri ansiklopedisi

Allah-u Teâlâ hazretleri bizleri ve sizleri Mûsâ Kâzım hazretleri (Radiyallah-u anhu) nın yüzü suyu hürmetine günahlarımızı aff eylesin. Amin.

Fuad Yusufoğlu

DSC06898   Fuad Yusufoğlu Muhammed Bâkır Radiyallah-u anhu'nun mübarek kabirleri (Baki' kabristanı)

Muhammed Bâkır Baki’ kabristanı (Radiyallah-u anhunun medfun olduğu yer)

Muhammed-ül-Bakır (Radiyallah-u anhu);

Ehl-i beyt’ten olan on iki İmâm’ın “beşincisi.” Hazret-i Hüseyin (r.a.) in torunu ve İmâm-i Zeynel Âbidin (r.a.) ın oğludur. 57 (m. 676) Senesinde Medine’de doğdu. 113 (M. 731) de orada vefât etti.

Medine’deki Bâki’ kabristanında babasının yanına defnedildi. Ca’fer-i Sâdık (r.a.) ın babasıdır. Künyesi Ebû Ca’fer’dir.

Muhamed Bâkır (r.a.) Medine’nin büyük fıkıh âlimlerindendir. Eshab-i Kiram’dan Hazret-i Cabir ve Hazret-i Enes (r.anhüm) ve ayrıca Tabiinden olan büyük zatlardan hadis-i şerifler rivayet etti.

Ebû İskah es-Sebil, Atâ bin Ebi Rebah, Âmir bin Dinar, İbn-i Şihabez-Zühri, Reb’i bin Heysem, Haccac bin Ertad, Mekhul eş-Şami, İmâm-i Evzâi, İmâm-i A’meş, Kâsım bin el-Fadl ve İbn-i Cüreyc, İmâm-i Buhari ile İmâm-i Müslim (r.anhüm) ve başka âlimler de kendisinden hadis-i şerif rivayet ettiler.

Zamanında, bütün dünyadaki evliyanın feyz kaynağı olup, evliyalık yolunda olanlara feyz, bunun vasıtası ile verildi.

İmâmlığı ondokuz sene sürdü. Bütün ilimlere vâkıf olduğu için kendisine, ilimden ve fazilette üstün ma’nasına “Bâkır” denilmiştir.

Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer (r.anhüm) ü çok severdi. Zamanında ba’zı kimselerin bunlara düşmanlıkta bulunduklarını ve bunu da Ehl-i beyte olan sevgilerinden yaptıklarını iddia ettiklerini duyunca çok üzüldü.

Buyurdu ki;

-“Ben Hazret-i Ebû Bekir (r.a.) le, Hazret-i Ömer (r.a.) e düşmanlık eden kimselerden uzağım. Onlar da benden uzaktırlar.”

Muhammed Bâkır (r.a.) ın ilim ve hikmet dolu sözleri çoktur;

-“Bir gün, sohbet esnasında, Hazret-i Ebû Bekir (r.a.) den rivayetle bir hadis-i şerif okudular.”

Orada bulunanlardan birisi dedi ki;

-“Hayır, bu hadis-i şerifin râvisi, Hazret-i Ebû Bekir değil, başka bir zattır.”

Bunun üzerine Hazret-i İmâm;

-“Bu hadis’in ravisi Hazret-i Ebû Bekir (r.a.) dir.” Buyurdu.

O kimse ikna olmayıp, i’tiraza devam edince, İmâm-i Muhammed Bâkır (r.a.) toparlandı, ellerini dizlerine koydu ve;

-“Ey Hazret-i Ebû Bekir! Bu hadis-i şerifin râvisi siz değil misiniz?” dedi.

Bunun üzerine;

-“Evet, ya Muhammed bin Ali, doğru söyliyorsun. O hadis-i şerifin benim.” Sesi duyuldu ki, herkes bu sesi işitti.

Devam edecek…

İslam âlimleri ansiklopedisi

Allah-u Teâlâ hazretleri bizleri ve sizleri Muhammed-ül-Bakır hazretleri (Radiyallah-u anhu) nın yüzü suyu hürmetine günahlarımızı aff eylesin. Amin.

Fuad Yusufoğlu

DSC06781   Fuad Yusufoğlu Seyyid Tahâ-yı Nehri (r.a.) mübarek türbeleri

Seyyid Tâhâ-yi Nehri Radiyallah-u anhu’nun Mübarek kabirleri

Seyyid Tâhâ-yı (Hakkâri) Nehri (Radiyallah-u anhu);

Osmanlılar zamanında Anadolu’da yaşayan evliyânın en büyüklerinden. İnsanları hakka da’vet eden, onlara doğru yolu gösterip hakiki saâdete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i âliyye” denilen büyük âlim ve velilerin “otuzbirincisidir”

Abdulkdır Geylani hazretleri (r.a.) nin “onbirinci torunudur.” Ya’ni Peygamber efendimiz (s.a.v.) in soyundan olup, seyyid’dir.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdadı (r.a.) nın talebelerindendir. Ruh bilgilerinin mütehassısı, Rabbani ilimlerin hazinesidir. Mevlânâ Halid (r.a.) in talebesi olan Seyyid Abdullah’ın kardeşi Molla Ahmed’in oğludur.

Lakabı; Şihabüddin, İmâdüdin ve kutb-ül irşad vel-medâr’dır. Hocası tarafından Şemdinan’da Nehri kasabasında ders vermeye me’mur edildi. Bütün İslâm âlimleri gibi, gecelerini gündüzlerine katarak İslâm’ın güzel ahlakını yaymış, herkesi iyilik yapmağa teşvik eylemiştir. 1269 (M. 1853) senesinde Nehri’de vefat etmiştir.

Seyyid Tâhâ (r.a.), çocukluğundan itibaren büyük bir üstad, vekâr ve heybet sahibi idi. Onu her gören ilerde pek büyük bir zat olacağını söylerdi.

Küçük yaşta Kur’an-i kerim’i hatmetti ve ezberledi. Sonra ilim tahsiline başladı. Süleymaniye, Kerkük, Irak, Erbil, Bağdad gibi ilim merkezlerine giderek şöhretli âlimlerden; tefsir, hadis, fıkıh gibi zahiri ilimleri, zamanın fen ve edebiyat bilgilerini öğrendi.

Seyyid Tâhâ hazretleri (r.a.), daha ilim talebesi iken, birgün Bağdad’a yakın bir yerde, çok küçük bir akarsudan andest alıyordu.

Arkadaşları;

-“Bu su çok azdır, bununla abdest olmaz.” deyince

Seyyid Tâhâ hazretleri (r.a.);

-“Bu mâ-i câridir, ya’ni akar sudur. Dinimizde bununla abdeste izin vardır. Siz ilim talebesisiniz, bunları bilirsiniz. Sonra bu suda balık bile yaşar.” Buyurdu

Ve elini orada biriken su birikintisine sokup çıkardı. Arkadaşlara uzatarak;

-“Bakın bu suda kocaman balıklar yaşamaktadır.” Deyip elindeki balığı gösterdi.

Bu büyük kerâmeti gören arkadaşları;

-“Bundan sonra sen ne uyaparsan yap, bir daha sana i’tiraz etmiyeceğiz.” Dediler.

Devam edecek…

İslam âlimleri ansiklopedisi

Allah-u Teâlâ hazretleri bizleri ve sizleri Seyyid Tahâ-yı Nehri (Radiyallah-u anhu) yüzü suyu hürmetine günahlarımızı aff eylesin. Amin.

Fuad Yusufoğlu

18-  Fuad Yusufoğlu Ubeydullah-i Ahrar (r.a.) in kabirleri

Ubeydüllah-i Ahrar (Radiyallah-u anhu) nın kabri

Ubeydullah-i Ahrâr (Radiyallah-u anhu);

Evliyanın büyüklerinden. İnsanların i’tikâd, ibadet ve ahlak hususunda doğruyu öğrenip yapmalarını sağlayan ve Allah-u Teâlâ’nın rızasına kavuşturmak için rehberlik eden ve kendilerine “Silsele-i âliye” denilen İslam âlimlerinin “onsekizincidir.”

İsmi, Ubeydüllah bin Mahmud bin Şihabüddin’dir 806 (M. 1403) da Taşkend’de doğdu. 859 (M. 1490) senesinde Semerkand’da vefat etti. Babası, o zaman büyük âlimlerden evliya bir zat idi. Annesi ise Hazret-i Ömer (r.a.) in soyundandır.

Ubeydüllah-i Ahrar hazretleri (r.a.) doğduğunda, kırk gün annesini emmemiştir. Annesi nifasdan temizlendikten sonra emmeye başlamıştır.

Dah çocuk iken yüzünde öyle bir nûr parlardı ki, görenler hayran kalıp, ona duâ ederlerdi. Dilinden Allah-u Teâlâ’nın ismi hiç düşmez, devamlı zikir ile meşgül olurdu.

Dedesi Hâce Şihabüddin (r.a.), âlim ve evliya bir zat idi. Vefat edeceği sırada, torunlarını son olarak görüp vedalaşmak istedi ve onlarla tek tek vedâlaştı. Torunu Übeydüllah-i Ahrar (r.a.) da görmek isteyip, babasına onu getirmesini söyledi. Yanına getirdiklerinde o zaman çok küçüktü.

O yanına getirilince,

-“Beni yatağımdan kaldırın” deyip, yatağı üzerine oturtarak, Ubeydüllah-ı Ahrar (r.a.) ı kucağına aldı. Sarılarak ağladı.

Ve şöyle dedi;

-“Benim istediğim çocuk budur. Ben bunun büyük bir zat olduğu zaman hayatta olmam. Bunun âlemdeki tasarrufunu ve yaptığı hizmetleri göremem. Bir çocuğun şânı âlemi tutacak, İslamiyet’e hizmet edecektir. Cihan padişahları bunun emrine itaât edecekler. Bundan zuhur edecek işler, önceki âlimlerden zuhûr etmemiştir.”

Daha birçok müjdeler verdikten sonra, tekrar bağrına basıp sarılarak, Ubeydüllah-i Ahrar (r.a.) ın babası Mahmud Şâşi (r.a.) ye;

-“Benim bu oğlumu iyi gözet, gerektiği gibi yetiştirip terbiye et.” Diyerek vâsıyet etti.

Ubeydüllah-i Ahrar hazretleri r.a.) daha çocuk iken, üstün hallere kavuşmuş olup, kerametleri görülüyordu.

Kendisi şöyle anlatmıştır;

-“Mektebe gider gelirdim. Gönlüm daima Allah-u Teâlâ ile idi. Bir an O’nu unutmaz, bir an O’ndan gafil olmazdım. Herkesi de kendim gibi sanırdım. Soğuk bir kış günü, kırlık bir yerden geçerken ayağım çamura battı. Kurtulmaya çalışırken ayakkabım düştü. O sırada bana bir gaflet ârız oldu. Bu işle uğraşırken, Allah-u Teâlâ’yı anmaktan uzaklaştım. Hissine kapıldım.”

Karşıda bir genç, çift sürüyordu;

-“Bak şu genç bunca eziyet içinde Allah’ı düşünüyor da , sen, ayağını çamurdan kurtarmak gibi küçük bir uğraşma yüzünden O’nu nasıl unutursun?” diyerek hüngür hüngür ağlamağa başladım.

-“Ben o zaman, herkesi kendim gibi her an Allah-u Teâlâ’yı anmaktadır zanediyordum. Bülûğ yaşına erişinceye kadar, Allah-u Teâlâ’dan gafil olanlar bulunduğunu anlayamamıştım. Zanediyordum ki, Allah-u Teâlâ herkesi, kendisini düşünmek, hatırlamak, unutmamak için yaratmıştır. Sonradan anladım ki, Allah-u Teâlâ’dan gafil olmamak, yalnız bazı kullara mahsus ilahi bir inayet imiş. Ancak riyazet ve nefs mücadelesiyle elde edilebilir, hatta bazılarınca bununla bile elde edilemez bir keyfiyet imiş.”

Devam edecek…

İslam âlimleri ansiklopedisi

Allah-u Teâlâ hazretleri bizleri ve sizleri Mahmud-i hazretlerinin Encirfağnevi (Radiyallah-u anhu) yüzü suyu hürmetine günahlarımızı aff eylesin. Amin.

Fuad Yusufoğlu

DSC06197   Fuad Yusufoğlu Girnavas'tan Şanişe köyünün görünüşü (Nusaybin)

Girnavas’tan Şanişe köyünün görüntüsü

Behâeddin Muhammed bin Muhammed Buhari (Şah-i Nakşibend Kaddasallahu sirreh)- 15
Bir defasında Nesef’de büyük bir kuraklık oldu. Sıcaktan toprak çatlayıp, mahsuller kurumaya başladı. Halk günlerce yağmur beklediler. Fakat bir damla yağmur düşmedi. Nesef halkı, Behâeddin Buhâri hazretleri (k.s.) nin duâsını almak için aralarından birini huzuruna gönderdiler.

O da gelip durumu arz etti.

-“Nesef ahalisi kuraklıktan dolayı mahzun ve kederlidir.” Dedi.

Bunun üzerine, Behâeddin Buhâri hazreleri (k.s.) buyurdu ki;

-“Üzülmesinler, Allah-u Teâlâ onlara y a ğ m u r gönderecek.”

Aradan kısa bir zaman geçmişti ki, Nesef’e yağmur yağmaya başladı. Yağmur bir gün ve bir gece devam etti. Kuraklık ortadan kalkıp bolluk oldu.

Bir talebesi şöyle anlatmıştır;

-“Ben küçük yaşta Cenânyan denilen yerden Buhâra’ya geldim. Âlimlerin derslerine devam ettim. Sonra kalbime Kâ’be’yi ziyaret etme arzusu doğdu. Mekke’ye gidip, Kâ’be’yi ziyaret etmek şerefine kavuştum. Buhâra’ya döndüm. Fakat nefsim çok azgındı Hatta eşkiyalık yapacak kadar kötü bir halde idi.

Ben bu halde iken, bende bir çekilme hali hasıl oldu. Bu hal, beni ister istemez, Behâeddin Buhâri hazretleri (k.s.) nin huzuruna sürükledi. Huzuruna varınca, beni yanına yaklaştırdı. Sonra enseme öyle bir vurdu ki, yediyim sillenin te’sirinden neye uğradığımı bilemedim. İstemiyerek bağırdım

Behâeddin Buhâri hazretleri (k.s.) bu halime öfkelenip;

-“Sus” dedi.

Sonra da;

-“Eğer sabredip o narayı atmasaydın, bir sohbetle işin tamam olurdu.” Buyurdu.

Behâeddin Buhâri hazretleri (k.s.) nin talebelerinden Şeyh Ömer Taşkendi şöyle anlatmıştır;

-“Benim Behâeddin Buhâri (k.s.) ye muhabbetim ve talebe olmam şöyledir;”

-“Önce Taşkend’de talebelerinden bir kısmını tanımıştım. Onlar ile sohbet eder, hizmetlerinde bulunurdum.”

Sohbet sırasında;

-“Bana, Behâeddin Buhâri hazretleri (k.s.) nin faziletini, hallerini anlatırlardı. Böylece görmediğim halde ona karşı içimde bir muhabbet hasıl oldu. Birgün Taşkend’deki talebelerinden birinin evine gittim. Hocasını hatırlıyor ve ona rabıta ediyordu. Bir müddet oturduktan sonra yemek getirdi.”

Devam edecek…

İslam âlimleri ansiklopedisi

Allah-u Teâlâ hazretleri bizleri ve sizleri Silsile-i Âliye’nin ondördüncüsü olan Allah-u teâlâ’nın sevgisini kalblere nakşettiği için “Nakşibend” de denilen Behâeddin Muhammed bin Muhammed Buhâri (Şah-i Nakşibend Kadasallah-u sirrehu) nin yüzü suyu hürmetine günahlarımızı aff eylesin. Amin.
Fuad Yusufoğlu